Yavuz Ekinci

 

 

(Türkiye)

 

 

 

BANA İSMAİL DEYİN

 

“Niçin tüm yaşayanlar, tüm ölülerin susmasını isterler?”

Herman MELVİLE

 

Bana İsmail deyin! Mavisi soyulmuş bir gökyüzünün altında uzanmış yatmaktayım. Başıma ve ayakuçlarıma mezarım kaybolmasın diye birer gri taş parçası bile konmadı. Cesedim için hiçbir tören yapılmadı. Ne imam kutsal kitaptan ayetler okudu, ne de papaz ve diyakozlar ilahi söylediler. Teneşir tahtasında yıkanmadı bedenim. Ve musalla taşına da konulmadı cesedim. Üzüntülerini belirtmek için papaz ile vaftiz ailesi çağrılmadı. Cesedim yıkanıp tabuta konularak ilahiler eşliğinde kiliseye de götürülmedi. Cenazem törenlerin, geleneklerin ve göreneklerin uzağında kaldı. Bir dağ başında vuruldum ve öldüm. Benim gibi bir asker, kimi zaman bir vadide, kimi zaman sonsuzluğa uzanan bir ovada ve kimi zaman da saklandığı bir siperde vurulur. Ve muhtemeldir ki cesedi vurulduğu yerde kalır. Öldüm. Önce göğsümde bir yanma, ardından da bedenimdeki kanın çekildiğini hissettim. Parmaklarım gevşedi ve silahım yere düştü. Yere çarpan silahın çıkardığı ses doldurdu birden bütün evreni, başka bir şey duyamaz oldum. Dizlerimin bağı çözüldü. Ayaklarımın altından kayıp giden toprağa basmaya çalışarak, parçalanan göğsümdeki acıyla yere yüzükoyun düştüm. Avuçlarıma dikenler ve taş parçaları battı. Taşlara çarpan diz kapaklarım parçalandı. Yerde acılar içinde kıvranırken kurşunlar üzerimden korkunç ıslıklarla geçiyordu. Elimi zorlukla göğsüme götürdüm. Elim kana bulandı. Birkaç adım gerimdeki kayaya baktım. Kurşunlar etrafımdaki taşlara çarpıyordu. Kayanın arkasına doğru sürünmeye çalıştım. Bedenimin takati kalmamıştı. İki üç adımlık yol bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Kayanın arkasına vardığımda kandan ve terden sırılsıklam olmuştum. Sırtımı sert kayaya dayayıp derin derin nefes almaya çalıştım. Her nefes alışımda göğsümde büyük bir yanma… Başım dönüyordu. Titreyen elimi göğsüme bastırdım. Yarı kapalı gözlerle gökyüzüne baktım. Güneş… Yırtıcı kuşlar havada dolanıyordu. Hep bir gün döneceğim umuduyla bekleyen annemi düşündüm. Beni günlerce bekleyecek. Öldüğüme inanmayacak. Beni özlediğinde mezarlığa gidip başında ağlayacağı bir mezarım bile olmayacak. Bir anne için ne büyük bir acı… Zihnimden kovalamaya çalıştım bu düşünceyi, ama annemin yüzü gözlerimin önünden gitmedi. Gökyüzüne baktım. Ve orada öylece öldüm. O dağ başında ölürken kimse üzerime eğilip “Ne olursun ölme” de, demedi. “Yaşayacaksın” da. Yalnızlığımla, giderek azalan yaşama umudum büsbütün kırıldı. Yanımda birilerinin olmaması ölümü daha da çekilmez kıldı. Cesedimin burada kalacağı korkusu, bir kor gibi içime düştü.

 

Bana İsmail deyin!  Herkesten uzak o dağ başında vuruldum. Cesedim orada kaldı. Annem ölmediğimi söyleyip durdu. Oysa ben orada öldüm. Üstümdeki elbiseler eskidi. Bedenim yavaş yavaş bozuldu. Rüzgârın önüne katıp dağ bayır gezdirdiği çürüyen etimin kokusunu alan hayvanlar cesedime üşüştü. Akbabalar, tilkiler, çakallar, kurtlar… Vücudumu beyaz kurtçuklar sardı. Kurtçuklar her gün bedenimden bir parça daha yediler ve durmadan çoğaldılar. Burada bir mezarın koyu karanlığı bile yoktu. Her şeyi olduğu gibi görüyordum. Gece karanlığı kadar kara gözbebeklerim irileşmiş ve donmuştu. Simsiyah kanatları, alev alev bakan gözleriyle korkunç sinekler. Bedenime bir konup bir kalkan sinek bulutları. Ah kuşlar… Onlar da burada birer vahşi yaratığa dönüşmüştü. Gagalarından damlayan kan, tüylerini kirletiyordu. Gagalarıyla etimi koparırken gözlerindeki hırsı görebiliyordum. Kanatlarıyla gagalarındaki kanı temizliyorlardı. Pençeleri vücudumdan parça parça et koparıyordu. Bu dağ başında bütün canlılar, birer vahşi yaratığa dönüşmüştü. Kuşlar karınlarını doyurup yuvalarına doğru uçarken bu sefer de gece avcılarının istilası başlardı cesedimde.

 

Bana İsmail deyin! Her şeyi gördüm. Mezarın korkulan koyu karanlığı, gördüklerim karşısında vaat edilen bir cennet kadar güzeldi benim için. Bedenim güneş altında eriyip giderken yeşil çimenler altında yatan ölülere özeniyordum. Yakınları mezarlarına gidip çiçekler arasında yatana “sevgilim, oğlum, annem, babam…” burada diyebilecek. Annem için çok üzülüyordum. Zayıf ve çelimsiz vücudumdan geriye kemikler kaldı. Kemiklerimi de aç karıncalar istila etti. Otlar sarardı, yağmurlar başladı. Etraftaki çürümüş et kokusu uçtu gitti. Ölümü düşünerek orada beklerken birden sonbahar bastırdı. Mavi gökyüzünü kara bulutlar istila etti. Şiddetli bir rüzgâr kuşları ürkütüp, son yaprakları da önüne katarak uzaklara sürükledi. Sonbahar yaprakları gibi her geçen gün evime, sevgilime, çocukluğuma ait anılar da rüzgârla birlikte gökyüzüne savrulup uzaklara gitti. Geriye üstündeki etleri, damarları sıyrılmış kemikler kaldı. Yağmurla yıkanıp güneşle parlayan kemikler… İnsana hiçlik duygusu veren kurumuş kemikler…

 

Bana İsmail deyin! Bu adı bana ailem vermedi. Beni bu adla kimse çağırmadı. Yurttaşı olduğum devletin kayıtlarında da bu isimle kayıtlı değilim. Muhtemelen şimdiye kadar nüfus müdürlüğünün genel arşivinde yaşayanlar rafında bulunan dosyam alınıp ölülerin çürümeye terk edilmiş raflarına bırakılmıştır. Mavisi soyulmuş göğün altında bedenimden arta kalanların yavaş yavaş toprak oluşunu seyrederken birden Tanrı bana göründü. O güne kadar dünya ıssız bir çöl gibiydi gözümde. Ara sıra kemiklerimde karıncaların ilerleyişini duyabiliyordum. Tanrı’nın görüntüsünün belirmesiyle önündeki duvarlar yıkılmış gibi dört bir yandan pervasız rüzgârlar esmeye başladı. Karıncaların ilerleyişi yeri göğü inletir gibi büyüdü. Toprağın derinliklerinde deprem çığlığını andıran korkunç bir uğultu yükseldi. Gövdemden arta kalan ne varsa ürperiverdi. Hiçbir şey seçemiyordum. Etraf zifiri karanlıktı. Gür ve tok bir sesle “Anlat” dedi. “Anlat! Kurban edilen tüm benzerlerin adına anlat!” İnsan kalbi kadar karanlık gökyüzü üzerime çöktü. Fırtınaların kırbaçladığı, güneşin yaktığı, yağmurun yıkadığı, etrafa dağılmış kemiklerim tir tir titredi. Acıdan, sıkıntıdan ve beklemekten yorulan zihnim karabasanlarla dolu bir uykuya dalıverdi. Düşle uyanıklığın sarkacında ağır ağır gözlerimi açtığımda gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyordu. Göğün karanlık yüzü, sabahın solgun ışığını ardından sürüklüyor, kemiklerime sürtünerek ilerliyordu. Gözlerimi yumup kara kara düşündüm.

 

Bana İsmail deyin! Bu adı kendime ben seçtim. Hikâyemi tüm benzerlerim adına anlattım. Benim gibi ölümle nişanlı olanların hikâyeleri birbirinin aynısıdır. Ben dağ başında vuruldum. Bir diğeri mağarada… Bir diğeri ise bir çalılıkta vuruldu. Sonuçta ya öldük ya da öldürdük. Bu bizim yaşamımız. Ben ölmek ve öldürmek için günlerce eğitildim. Tetiği çekerken karşımdaki hedeften başka hiçbir şey düşünmedim. Öldüreceğim kişinin sevgilisini, annesini, babasını, çocuklarını veya arkadaşlarını düşünmedim bile. Eminim beni vuran da tetiği çekerken beni öldürmekten başka hiçbir şey düşünmemiştir. Göğsüme nişan aldı ve tetiği ağır ağır çekti. Hepsi bu. Acı acı “Vuruldum” diye bağırdığımda, katilimin sevinç dolu “Vurdum! vurdum!” çığlıklarını duydum. Dağ etrafımda dönüyordu. Nefes almakta zorlanıyordum. Silahım ellerimin arasından kayıp yere düştü. Yere yığıldım. Kurşunlar etraftaki taşlara kıvılcımlar saçarak çarpıp sekiyordu. Toprağa yapışarak kayanın arkasına süründüm. Silah sesleri, barut kokusu, kan kokusu… Yere tükürdüm. Tükürüğüm kanlıydı. Cüzdanımı çıkardım içindeki fotoğraflara içim acıyarak baktım. Onları bir daha göremeyeceğimi düşündüm. Ölüm korkusu yavaş yavaş varlığıma işledi. Silahı elime aldığım ilk günü düşündüm. Kaşları kalın, kısa boylu adamın sözleri aklıma geliverdi. “Bu işte ölüm var. Asker kaşla göz arasında, ne oldum demeye vakit bulamadan, öteki dünyayı boylar. En küçük hata yaşamınıza mal olacaktır.” Öldüm. Asker olmak istediğimde daha bıyıklarım bile terlememişti. Yüzümde ayva sarısı tüyler yeni belirmişti. Gelecek için bir sürü planım vardı. Kırkında yapacaklarımı bile düşünmüştüm. Evden ayrılacağım gece odama çıktım. Kapıyı kilitledim. Vakit geçsin diye elimden geldiği kadar ağır soyundum. Acıyla iç çekerek yatağa uzandım. Saatlerce uyumaya çalıştım. Fakat bir türlü gözüme uyku girmedi. Sabah evden çıktığımda hava değişmişti. Saydam ve güneşli hava yerini soğuk, sulu sepken kara ve sise bırakmıştı. Tüm söylenenler bana sıradan geliyordu. Hiçbirini dinlemek istemiyordum. Nasihat edenler, yol gösterenler, ölmekle ve öldürmekle gururlananlar… Yıllardır fırtınaların kırbaçladığı evin bahçe kapısından ardıma bile bakmadan çıktım. Kentin caddelerinde, sokaklarında yürüdüm. Sırtımdaki çantada bir iki gömlek, birkaç iç çamaşır, tıraş takımı ve çoraplarım vardı. Sulu sepken kar birdenbire durdu. Sis çabucak dağıldı. Az sonra gökyüzü temizlendi ve güneş ışınları tekrar ıslak kaldırımları aydınlatmaya başladı. Sessiz duran caddeler ve sokaklar insanlarla doldu. Pırıl pırıl güneşin altında, yollarda takır tukur ilerleyen arabaların, neşeyle yürüyen evlerin pencerelerinde neşeyle gülen insanların sesleri duyuluyordu. Fenalaştım. Arabaya binip garaja gittim. Otobüse bindim. Askere giden genci omuzlarında havaya kaldıran kalabalığı izledim. Belki de bir süre sonra aynı insanlar onun cansız bedenini omuzlarında taşıyıp mezarlığa götüreceklerdi. El sallayan, ıslık çalan, öpücük dağıtan kalabalık… Ve otobüs dağları, dereleri, şehirleri, köyleri ardında bıraktı. Garajın kalabalığından sıyrılıp gideceğim yeri bulmaya çalıştım. Kamburu çıkmış bir yapının kapısında bekledim. Belgelerimi kontrol ettikten sonra beni içeri aldılar. Karanlık bir odaya geçtik. Masada oturan beş altı surat dönüp bana baktı. Sanki masanın etrafında cehennemin lanetliler kurultayı toplanmıştı. Başımı önüme eğerek, konuşmalarını dinledim. Ve askerlik böylece başladı.

 

Bana İsmail deyin! Ey uğruna dağlarda öldüğümüz yataklarında uyuyan insanlar! Öldüğümüzü hemen kabullendiniz değil mi? Her zamanki gibi meydanlarda ölümsüz olduğumuzu söylediniz değil mi? Oysa ben öldüm. Bir dağ başında her şeyden uzak… Beni unuttunuz. Hiç yaşamamışım gibi. Adlarımız yok. Sadece bir sayıya karşılık geldi tüm yaşamımız. Ölmeden önce baktığım gökyüzü gözlerimin içinde dondu. O gün burada kalacağımı ve bedenimin yavaş yavaş dağılıp yok olacağını düşündüm durdum. Ağladım. Önceleri yumuşak bir sesle ve duygulandığım için ağladım. Ama çok geçmedi çok daha derinden hissederek yüksek sesle içimi çekerek ağladım. Yüzüm gördüklerim karşısında çarpık ve kızgın. Kanım toprağa oluk oluk aktı. Hani derdiniz ya toprak kanla sulanmalı. Öyle de oldu. Ah bu topraklar. Kimlere mezar olmadı ki! Kaç sahibini içinde sonsuza dek eritti. Bedenim parça parça eridi. Beni unutmayın.

 

Bana İsmail deyin!

 

 

 

KAFATASI

 

İşten çıkarılalı dur durak bilmeden çalışıyorum! Sabahtan akşama kadar ölçülü ve ısrarlı adımlarla dolaşıyorum kenti. Uzun bacaklarım tan ağarırken uyanır. Çantamda bir kitap, bir defter ve kentin 1/4000 ölçekli bir planı var. Planın üstündeki mezarlıkları fosforlu kalemle daire içine aldım. Kentin içinde küçük mezarlıklar da var, yukarıdan bakıldığında kalkan balığına benzeyen sınırlarıyla surların dışına yerleşmiş büyük mezarlıklar da. Planın sağ tarafında belediyenin surlarla çevrili baş harfleri var, sol tarafta ise çift kanatlı kartal amblemi.

 

Mezarlıklarda tuhaf bir özgüven gelir üstüme. Kendini beğenmişlik her yanıma siner. Göğsümü öne çıkarır, başımı dik tutar ve adımlarımı daha bir kararlı atarım. Nefret ve küçümsemeyle bakarım aile mezarlıklarına, apartman katlarını paylaşır gibi mezarları da paylaşmışlardır.  Karı koca yan yana, etraflarında çocuklar… Yan yana gömülmüş karı koca mezarlarını görünce aklıma geniş yatakları gelir. Acaba önce ölen ne düşünür, sessizce beklerken? Onun üstüne de birini boş bir cefada beklediği zamanki sıkıntı çöker mi? Ben denizde boğulmak isterdim… Cesedimi balıklar yesin. Bu isteğimle, neden bilmem, pek övünürüm.

 

Aile mezarlıklarının mermer girişlerine asılı levhalar olur. Hacıoğulları, Oğuzoğulları, Hafızoğulları… Aralarından geçince, iki yana yerleşmiş apartmanlar arasında hissederim kendimi. Laçin Apt, Güneş Apt, Kaya Apt… Ya mezar taşlarında yazılanlar; “Ey yolcu, ben de bir zamanlar senin gibiydim”, “Bir rüzgâr gibi gelip geçtim bu diyardan”… Kaç mezar var? Bunlardan kaçı çocuk? Kaçı erkek, kaçı kadın? Mezarlardan bir nüfus sayımı yapılabilir. İşimden kaynaklanıyor bu parlak fikirler!

 

Unvanlı mezarlar var bir de. Ait olduğu varlığa yapışan unvanlar… Belki burada da unvanlarının arkasına gizlenmek söz konusudur. Av. Kasım ENGİN, Dr. Kemal OĞUZ, Yük. Müh. Hanifi ORAN… Bir de “ötekiler”: Hamal Cemil AKIN; o burada da hamal… Çöpçü Bayram YEŞİL de öyle. Benimkinde ne yazacaklar acaba? Muh. Yavuz ALİOĞLU. Yok yok “muhtar” gibi görünebilir. Belki “Mezarlık Nüfus Sayım Müdürü Yavuz ALİOĞLU”… Altında da “Doğum: 1979 Ölüm: …” ve “Ruhuna El-Fatiha.” Benim bile ezberleyemediğim sureyi başkalarından nasıl isterim, benden nasıl isterler. Cami avlularındaki türbelerse beni ürpertir. Sürekli ağır, yoğun, sessiz bir hava… Daha büyüktür ama mezarları. Üzerlerindeki yeşil örtüyü sıyırıp saldırmalarından korkarım hep.

 

Öğlene doğru ayaklarım beni kiliseye götürdü. Damı akan, taşları çalınan kilisenin bekçi ve bakıcısı Antuan’ı, kapıya çökmüş ağlarken buldum. Yüzü tuğla tozu gibi kızarmış. Gözleri eski bir tespih gibi günleri çekiyor. Nefesinde şarap ve kıyma tütün… Şamdanları çaldırmış dün gece, onu anlatıyor. Ellerini göğün boşluğuna uzatmış, İsa’yı çağırıyor. Odasına geçiyoruz; ortalık şarap, tütsü ve tütün kokuyor. Elimi nemli duvarlarda gezdiriyorum; sümüklüböceğe dokunmuş gibi yağlı, donuk, ölgün bir ışık altında ellerime bakıyorum. Antuan’ın omzuma dokunan kemikli ellerini hissedip döndüğümde sarı, tedirgin yüzüyle karşılaşıyorum. Işığın yarattığı gölgeler, yüzünde uçuşuyor. Şaraptan bir yudum aldıktan sonra, bıyıklarını emdi. Eski günleri anmaya başladı birden. Yüzündeki kasvet dağıldı.

 

Dışarı çıktım. Tüyleri dökülmüş, uyuz bir köpek kendini zorlayarak birkaç kez havladı bana. Takatsiz kalınca vazgeçti. Köpeğin kapattığı köşeyi döndüm, bir kalabalık sökün etti birden. Yanlarına varıncaya kadar, inşaat çukuruna bakanlar, ortaya çıkan kemikleri yorumlamaya başlamışlardı bile. Kır saçlı, köşeli, buruşuk yüzlü ustabaşı – elindeki kafatasını – Hamlet gibi, gözlerinin hizasından yukarıya kaldırmıştı. Kirli alnındaki ter damlaları korkudan değil, bu sıcakta çalışmaktan olmalıydı. Gözleri elimdeki çantaya ilişti birden. Beni gazeteci sanmış olacak ki vereceği pozun düşüncesi geçti gözlerinden. Üzerindeki tozu toprağı silkeledi, eski bir alışkanlıkla kirli, kalın parmaklarını saçlarında gezdirdi. Kafatasını uzattı bana. Meraklı topluluk bu kez bana doğru yaklaştı. Gözleri, define bulmuşçasına açılmıştı her birinin. Birikmiş meraktan faydalanarak ani bir hareketle kaçmaya başladım. Şaşkınlığı çabuk atlatmış olacaklar ki, kahkahaları hızıma yetişip geçti. Kafatasını daha sertçe bastırdım göğsüme.

 

Eve vardım. İçi bir saksı gibi toprak dolu olan kafatasını masaya koydum. Şofbeni yaktım. Banyoya girdim. Tenime çarpan sıcak suyla önce irkildim ardından da mayıştım. Mezarlıklar, kilise, Antuan Amca, kalın parmaklı ustabaşı, çalınan şamdanlar, tütün, şarap, sümüklü böcek, kafatası… Kulaklarımda koşarken, yoksa “kaçarken” mi demeli”, gelen kahkahalar, alaylar, çocukların birer sese dönüşen ürkek bakışları… Gözlerimi yumup suyu dinlemeye koyuldum. İşten atıldığım gün de bunu yapmıştım, bütün gün. Yok, mezarlığa neden gidiyorsun; yok, mezar taşlarındaki yazıları neden kaydediyorsun; yok, şu gâvurla neden konuşuyorsun. Sonunda verdiğim cevap, ofisteki çalışanların önlerine gömdükleri başlarını görmeme de neden olmuştu. “İşinize son verilmiştir”! Bu sözle, deminki muzaffer başlar ufalıp yok oldular. Patronum, evde kalmışım, bakirem… Bu son sözcüğe bayılırım. Nasıl düşünmüştüm onunla sevişmeyi. Kıvrılmış, pörsümüş, büzülmüş, eprimiş o göğüsler… Rüyamda ama rüyamda… Bacaklarının arası, o yarık… Ellerimi sabunladım. Fayanslara sürtünmeye başladım; uzun, ince ve uçuşan şeyler; aralar, sesler, sonsuz çağırış, sona yaklaştığım andaki sessiz yakarış… Suya damlalar düştü… Şarap, tütün ve ter…

 

Tuvalet kapılarındaki yazılar… Kaç kez elimin kasıklarımı yakmasına neden oldular. Orada ya da bu banyoda mezar taşlarını tanıtan mankenler olmalı, öyle önümden geçmeliler. Belki de benimkini… Yaşarken kazanamadığım nefreti orada kazanmış sayılsam. Mezar taşıma “Patronumu ….yim” ya da “Bu yazıyı okuyanı ….yim” diye yazdırsam. Elim yine oraya gitti.

 

Çıktım. Kurulandım. Giyinmedim. Kafatasını özenle temizledim. Şakağında, serçe parmağımın girebileceği genişlikte bir delik… Üşüyorum. Tabanca, kalaşnikof, G-3, sten, mavzer, G-1… Art arda, üst üste patlamaya başladılar; ta ta ta tat… tat ta tat… tat tarrraa ra ta tat… Gür saçlarının arasından, omuzlarından, karın boşluğundan kan sızmaya başladı. G-3 piyade tüfeği, 7.62 çapıNda, barUt GazInın GERi tepmeSi, İcrA mİLi ve ilerii gitmesi Yile çaLışan, şarjÖr ileyN BeslEnen, haVa ile soĞuyan piYAdenin yan ve tammm otOmatiK silAHıdır, yakıN kayNak ve uzak kayNak, geZ Göz arpacık,100 MetrE, BELe nişan Al, tetiği aĞır aĞır ezeRek düŞürmE!

 

Sessizlik duvarlara çarptı. Kendimi yatağın üzerine attım. Başımı ellerimin arasına aldım. Odanın kapısından hava sızıyordu. Oda kendi boşluğunu dolduruyor, tavana, yoldan geçen arabaların ışığı vuruyordu.

 

 

 

SESSİZLİK KULESİ *

 

ÖLÜ

 

Şimdi bir ölüyüm. Bir ceset… Sessizlik Kulesi’nin kadınlar bölümündeki bir taş sunaktayım.  Kalbim çoktan durdu. Son nefesim boğazımdan bir hırıltı gibi çıktı. Sessizlik Kulesi’nde parçalanmış cesetler arasında bekliyorum. Neyi mi bekliyorum? Siyah gökyüzünden çığlıklar atarak gelecek olan yırtıcı kuşları. Nasıl mı öldüm? Ben ölmedim. Öldürüldüm. Beni kocam olacak o alçak öldürdü. İkimizden başka beni nasıl öldürdüğünü bilen de yok. Kıskançlık gözlerini kör etmişti. Onu aldattığımı düşünüyordu. Ve zihninde tasarladıklarını rüyasında defalarca görürdü. Sonra da bu gördüklerini gerçek sanırdı.

 

Kıskançlık bir hastalıktır. Girdiği bedende sinsice büyür, yavaş yavaş onu hükmü altına alır. Kocamdaki kıskançlık öyle bir hale geldi ki, sonunda beni öldürdü. O gece bildiğim bütün gecelerden daha karanlıktı. Gökyüzü yıldızsızdı. Soğuk, uğursuz bir rüzgâr dört taraftan esiyordu. Yorgundum. Uykusuzdum. Fakat uyuyamıyordum. Göğsümde kömür ateşi gibi bir yanma, midemde ise kasılma hissi veren bir duygu vardı. Gözlerimi açıp baktığımda katilim olacak alçak kocam, tam bir hoşnutsuzluk ve aşağılanmışlık duygusuyla burnundan soluyarak uyuyordu. İçime çöken kasvetle gözlerimi kapattım. Çok geçmeden soluksuz kaldığım hissiyle uyandım. Elleri boğazımı sıkıyordu. Tenimde daha önce bir su damlası gibi dolaşan elleri ve parmakları bir anda sertleşti. Gök gürledi. Rüzgârın şiddeti arttı. Katilim, bir an kafasını çevirip giderek koyulaşan gökyüzüne baktı. Orada yüreğini ferahlatacak hiçbir işaret göremedi. Tersine boğazımı daha şiddetli sıktı. Çırpındım. Bağırdım. Boğazım yanıyordu. Göğsüme hapsolan hava, içimde durmadan büyüyor ve göğsümü sıkıştırıyordu. Gözlerim, korkudan yuvalarından fırlayacak kadar büyümüştü. Konuşmaya çabaladım. Dinlemedi. Dinleseydi iyi bir gece, keyifli bir sabah, belki de mutlu bir gün geçirecektim. Ama dinlemedi. Sanki gözlerine karanlık bir bulut inmişti. Ellerimle yüzüne yapıştım. Tırnaklarım neredeyse tenini yırtacaktı. Soluk alıp vermekte zorlanıyordum. Katilim, her şeyi yıkıp yıkan kapkaranlık bir yüzle bana bakıyordu. Elleri güçlenip boğazımı daha çok sıktı. Yüzüne yapışan ellerim gevşedi. Gözlerim karardı. Öfkeyle gerilmiş katilimin yüzü gözlerimde dondu.  Ağzımda köpükler birikti. Kol ve bacaklarım çırpınmaktan yorgun düştü. Ağzımdan akan salyalar boynuma, göğsüme aktı. Boynum hareketsizce duruyordu. Sertleşen parmaklarım hafifçe gevşemeye başladı. Havayı tekmelemekten yorulan bacaklarım, umutsuzca yatağın üstüne düştü. Göğsüme çöken ağırlık kalktı. Kocam, karanlık bakışlarla hareketsizleşen bedenime öfkeyle baktı. Yatağın etrafında birkaç kez döndü.  Emin olmak için parmaklarıyla nabız atışımı dinledi. Başını usulca göğsüme dayadı ve gelecek seslere kulak kabarttı. Ses yoktu. Ölmüştüm. Öfkeden gerilen yüzü biraz yumuşadı. Boğazımı sıkan parmaklarını saçlarında gezdirip az önce işlediği cinayeti düşünerek bir süre yüzüme baktı. Bir an duraksadı. Gözlerini dinlendirmek ve zihnini açmak için yatağın kenarına oturdu

 

Ölmüştüm. Oysa ölüm hiç aklıma hiç aklıma gelmezdi. Mutluydum. Gelecek için planlarım ve düşlerim vardı. Beni kendimden geçiren ve beni öldüren eller aynıydı. Katilim ardımdan hınzırca ağladı. Annem katilime sımsıkı sarılıp onu teselli etti. Beyaz dolgun elleri kirlenmişti. Şimdi bir ölüyüm. Bir ceset… Sessizlik Kulesi’nde, yırtıcı kuşları beklemekteyim.

 

Adım Mitra… Annem, güneş kadar parlak ve güzel olduğum için bu adı bana verdiğini söylerdi. “Mitram” derdi.  Babamı hiç görmedim. Bir savaşçıydı. Çok iyi ok ve kılıç kullandığı söylenirdi. Annemin duvara astığı kılıçla babam, kim bilir kaç savaşçıyı canından etmişti. Ülkenin en iyi atlarına sahipmiş. Topraklarımızı istila etmeye gelen savaşçılara karşı her onurlu erkek gibi savaşmaya gitmiş. Savaşta ağır yaralanmış. Ölüm döşeğinde günlerce beklemiş. Hekimlerin tüm ilaçlarına rağmen iyileşememiş. Ve gün geçtikçe çektiği acılar katlanarak artmış. Bir sabah herkese uzak gözlerle bakıp ölmüş. Nasıl öldü, kimse anlayamamış. Çektiği acılardan bir deri bir kemik kalan bedeni yaralarla dolmuş. Sırtı uzanmaktan ve harekesizlikten çürümüş. Cenaze töreninden sonra şehrin ileri gelenleri, ölü taşıyıcıların eşliğinde onu Sessizlik Kulesi’ne taşımışlar. Cesedi sağımdaki taş sunağa bırakılmış. Eminim o da bir savaşçı gibi gözlerini dağların tepesine dikip bedenini yemeye gelecek kuşları beklemiştir.  Annem bu olaydan iki ay sonra beni doğurmuş. Babamın genç yaşta ölmesine ne kadar üzülmüşse, benim doğumuma da o kadar sevinmiş. Ahura Mazda onun yüreğine hem keder, hem de sevinç tohumlarını ekmiş.

 

Sessizlik…  Esen rüzgârın ağaçlardaki hışırtısını duyuyor ve hissediyorum. İçimdeki karanlığın ve sessizliğin sesini korkuyla dinliyorum. Her şey kafamın içinde hızla uğuldayıp duruyor. Zamanım dolmuş muydu? Rahip, ölüme geri sayımın anne karnından çıkıp nefes almakla başladığını söylerdi. Ve dinimizin hizmetçisi rahip, kaderden kaçılamayacağını da her zaman söylerdi. Kuşlar buraya her gün ceset yemeğe gelirler. Bu uzandığım taş sunakta kaç kişinin cesedi parçalanıp yenildi? Ölü taşımaktan omuzları çürümüş, geceleri bel ve sırt ağrılarından uyuyamayan ölü taşıyıcılar bunca yıl kulenin dik merdivenlerinden Sessizlik Kulesi’ne kaç ceset götürdüler? Aklımda bu sorularla, gözlerimi kısıp mavi gökyüzünde gezinen bulutlara baktım. Uzandığım yerden kalkıp bir buluta binsem… Uzaklara! Çok uzaklara gidebilsem… Bulutlar güneşin önünü kapattı. Gökyüzü karardı.

 

Katilim olan kocam, beni dinleseydi, beyninde uğuldayan o karanlık düşünceler uçup gidecek miydi? O güzel gözlerine inen karanlık bulutlar… Her şey çok geride kaldı. Özenle bakımını yaptığım bu bedenim yırtıcı kuşların gagaları tarafından parçalanacak. Tüm bu olanları düşünürken dünya, sanki olanca hızıyla benden uzaklaşıyordu. Işığı sönmüş gözlerimi uzaklara dikerek unutulmaya yüz tutmuş güzel günlerim için iç çektim. Ölü taşıyıcısının ve ona eşlik edenlerin uzaklaşan ayak sesleri…  Son merdivenden de inmiş olmalılar. Kuşların seslerini ve kanat çırpmalarını duyar gibiyim. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaştı. Bedenimde dair, bu dünyada en ufak bir iz bile kalmadı. Ölümümden yüz yıllar sonra masanın başına oturmuş elinde kalem, gözlerini sonsuzluğa dikerek beni hayal etmeye çalışan yazarı uzandığım yerden görebiliyordum. Artık Sessizlik Kuleleri yoktu. Toprak ve su kirleneceği kadar kirlenmişti. Gökyüzüne baktım. Kuşlar seçilemiyordu.  Kalemin kâğıt üzerindeki kararsız gezinmeleri kuşların gelmesini geciktiriyordu. Yırtıcı kuşlar havada çığlık atarak…  Kalem yine durdu. Yazar başını kaldırıp yüzüme baktı. O da rahibin dediği gibi ‘kaderden kaçış yok’ diyordu. Kararsızlık, onun içini kurt gibi kemiriyordu. Kalemini masaya bıraktı. Yüzünü avuçladı. Yüzyıllar önce yaşamış olan bana, acıyla bakıyordu. Adeta oturduğu sandalyeden alınıp bugüne getirilmişti. Kalemi tekrar eline aldı.

 

Ölü taşıyıcıların uzaklaşan ayak seslerinin kesilmesiyle, yırtıcı kuşların çığlık çığlığa gelişlerini duyamaya başladım.

 

 

*Sessizlik Kulesi: Cesetler, Zerdüştlük inancında toprağı kirletmemesin diye akbabalarca parçalandıkları “Sessizlik Kuleleri”ne bırakılır

Dinler Tarihi Ansiklopedisi, C.1, s. 154.

 

 

ÖLÜ TAŞIYICI

 

Yaşlandım. Belim ve sırtım ağrıyor. Gözlerim uzakları seçemiyor. Omuzlarım çöktü. Sessizlik Kulesi’nin taş merdivenlerini bugüne kadar kaç kez çıktım? Her defasında sırtımda bir cesetle. Merdivenler çıkılıp inildikçe aşındı ve pürüzsüzleşti. Eskiden merdivenlerden koşar adım inip çıkardım. Arkadaşlarım da bana ayak uydururdu. Bugün kuleye çıkarken nefes nefese kaldım. Bir gün, bir ölü taşıyıcısının omuzlarında buraya taşınacağımı düşündüm. Genç kızın bedenini taş sunağa yerleştirirken bir an sanki kendi cesedimle göz göze gelir gibi oldum. Yıllardır bir kez bile olsun, gülümsemeyle kırışmamış sürgün yüzüm oradan bana bakıyordu. İrkildim. Başım döndü. Gözlerim karardı. Korkudan tir tir titredim. Gözlerimi sımsıkı yumup bir süre sonra tekrar açtım. Sunakta genç bir kadının bedeni duruyordu. Korkudan bembeyaz kesilen yüzüm kanlandı. Rahatladım. Ölü, gökyüzüne bakıyordu. Bunca yıl taşıdığım ölüleri düşündüm. Yırtıcı kuşları beklerken canları sıkılıyor muydu? Kuşlar, etlerini bedenlerinden parça parça et koparırken acı çekiyorlar mıydı? Ölü taşımak… Babamın mesleğiydi. O ölünce işi bana kaldı. Onun cesedini de bu kuleye ben taşıdım. Önceleri ölü bedenleri yırtıcı kuşlara bırakıp gitmek bende karmakarışık duygulara neden oluyordu. Sonra alıştım. Her gün aynı şeyleri yapmak sonunda bir alışkanlığa dönüşüyordu. Kırk yıl boyunca Sessizlik Kulesi’ne kaç ölü taşıdım?

 

Bugün o genç kadının cesedini kuleye taşıdım. Babası çocukluk arkadaşımdı. Güçlü ve cesur bir adamdı. Kızını daha önce birkaç kez görmüştüm. Cesedini almak için evine gittiğimde, bu kadar genç ve güzel birinin ölümü beni sarstı. Çok üzüldüm.  Bembeyaz bir teni vardı. Yüzü sakin, gözleri kapalıydı. Sanki uyuyordu. Siyah saçları, uzun kirpikleri… İncecik zarif elleri…  Başı gökyüzüne dönüktü. Bir şeyler bekliyor gibiydi. Acaba, beklediği neydi? Annesi nasıl da ağlıyordu. Dizlerini dövüyor, saçlarını yoluyordu. Komşuları onu zor tutuyordu. Kocası bir ağacın altına oturmuş hüngür hüngür ağlıyordu. Cesedi alıp yürüdük. Kulenin merdivenlerini güçlükle çıktım. Onu taş sunağa öylece bıraktım. Diğer sunaklarda daha önce getirdiğimiz çürümüş, çürümeye yüz tutmuş cesetler duruyordu. Güneşin altında kavrulmuş eller… Etleri sıyrılmış kemikler… Ölüler, kuruyup çukurlaşmış gözleriyle bize bakıyorlardı. Cesetlerden yükselen koku dayanılacak gibi değildi. Üzerlerinde karasinekler uçuşuyordu. Yeni bıraktığımız cesedin yüzüne bir daha baktım. Merdivenlerden inerken dönüp tekrar bakma isteği duydum ama bakamadım. Kutsal Kitap’tan metinler okundu. Ardından merdivenlerden ağır ağır indik. Aklım, genç kadının bedenindeydi. Onun o güzel narin bedenini; kuledeki ölülerin, dağılıp parçalanmış kemiklerin ve çürümüş etlerin arasında bırakmıştım. Başım dönüyordu. Bu duyguyu ilk kez yaşıyordum. Bu merdivenlerden yüzlerce kez çıkmıştım, fakat bugüne kadar başıma hiç böyle bir şey gelmemişti. Kadının kocası yıkılmıştı. Onu kimse teselli edemiyordu. Kocasının birkaç gün sonra bu olanları unutacağını ve daha sonra da başka bir kadınla evleneceğini düşündüm. Şehre hep birlikte döndük.

 

Eve geldim. Kızın yüzü gözlerimin önünden gitmiyordu. Şarap küpünün dibine oturdum. Nemli hava ve şarap, tüm gördüklerimi bana unutturur diye düşündüm. Kadehi doldurdum. Sonra bir daha, bir daha… Kadını, etrafındaki çürümüş kemikleri, kokuşmuş etleri zihnimden atamıyordum. Günlerce, aylarca, yıllarca bir taşın üzerinde beklerken… Acaba ölüler neyi, neleri düşünür? Cesetlerinin parça parça döküldüğünü, yırtıcı kuşların havada dolaştığını… Tüm bunları benim de ölümümden yüzyıllar sonra yaşayan yazar düşleyip anlattı. Kuşlar tarafından yenmiş bedenim ve yerin altına gömülen kemiklerim, tıpkı can sıkıntısından bunalan hayaletler gibi… Her şey bir gece geçmiş zamanlardan sıyrılıp sokakları, caddeleri, kapı aralarını geçerek sadece geceleri çalışan yazarın gözüne ve zihnine ulaştı. Yazar, o görüntülerle beni sözcüklerden var etti ve ruhuma üfledi.

 

Ve ardından yazar sözcüklerle konuştu.

 

 

 

YAZAR

 

“Sessizlik”, ruhumu ekşiten bir sözcük olarak çıkar sözlükten. Benim gibi can sıkıntısını bir gölge gibi yanında taşıyanların, bu serin güz gecesinde sığınacakları tek yer, yalnızlık kokan tek kişilik yataklarıdır. Ben de günlerce yatağa sığındım. Sabah güneş doğuyordu ve akşam güneş yine batıyordu. Huzursuzluğun içimde olduğunu biliyor, kimi zaman, dünyadaki mutsuzluğun suretine dönüştüğümü hissediyordum. Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyordum ki üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu bile algılıyordum. Yaşamın verdiği mutsuzluk, bilinçli olma hastalığı, bedenimin tüm zerrelerine işlemişti ve beni bunaltıyordu. Dışarıdan, gürültüden ve akan hayattan kaçtım. Bir Sessizlik Kulesi’ni andıran evime ve oradan da hem yatak hem de çalışma odası olarak kullandığım odaya sığındım. En son dışarı çıktığımda durgunluğumun gözümün değdiği her şeye sindiğini gördüm. Bu durgunluk eskiden neşe ile havalanan kuşların kanat çırpışlarından bile hissediliyordu. Kuşlar, adeta gökyüzüne birileri tarafından bırakılmış, havadan daha hafif nesnelere benziyorlardı. Çok yorgundum. Gözlerimi yumup günlerce, aylarca uyumak istiyordum. Uyuyamıyordum. Göz kapaklarım iki düşman gibi birbirinden uzak duruyordu. Bu saatlerde, yaşlandığımı hissediyordum. İnsanın yaşını belirleyenin günler ve yıllar değil, yaşadıkları olduğunu çok önceleri öğrenmiştim.

 

Zaman zaman araladığım pencereden şehrin gürültüsünü dinlerken, havanın her geçen gün biraz daha soğuduğunu fark ettim. Bu gece tüm gecelerden daha karanlıktı. Sağanak durdu. Dışarıda soğuk ve uğursuz bir rüzgâr esiyordu. Yağmur sularının çatılardan damladığını duyabiliyordum. Dışarıya kulak kabarttım. Eve geç kalmış bir kadının topuk seslerini, kendini yalnız hisseden birinin ıslığını, arada yüksek sesle gülüp bağıran sarhoş gençlerin gürültüsünü dinledim. Gök gürledi. Oda bir anda aydınlığa boğuldu. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla kaç gündür içinden çıkamadığım yatağıma biraz daha gömüldüm. Üst kattan tıkırtılar geliyordu. Gözlerimi kapatıp tıkırtıları dinledim. Tıkırtılar önce seslere, sonra bu sesler beynimde birer görüntüye dönüştü ve çığ gibi büyüdü. Yatak gıcırtısı ve hızlı nefes alıp verişler tavandan odama bir ışık huzmesi gibi akıyordu. Gözlerimin önünde, yüzünden her daim sıkıntı damlayan ev sahibim ve önünü görmekte zorlanan karısının çıplak görüntüleri, sevişiyordu. Midem kasıldı. Gözlerimi açtım. Yavaş giden bir arabanın gürültüsü evin önündeki yokuşu tırmanıyordu. Tıkırtı kesildi. Derin derin soluk alındığını duyar gibiydim. Yerle gök arasında asılı duran sessizlik pencereden, tavandan, duvarlardan odaya aktı. Pencereye gözlerimi dikip, perdelerin arkasına saklanmış sessizliği dinledim.

Sessizlik Kulesi’ni yazmaya başladıktan sonra gecelerim daha sessiz, daha karışık, daha derin oldu. İçimdeki sessizlik zamanla her şeye sindi. Adeta dünyanın mezarlığıydı. Sık sık yaptığım gibi odamda Sessizlik Kulesi’yle ilgili düşler kurdum; düşlerim bölük pörçük, uykularımsa delik deşikti. Her gece bedenimi ter kokan yatağa bırakıp,  çığlıkları hiç kimse tarafından işitilmemiş ve muhtemelen bundan sonra da işitilmeyecek ölülerin yanına gittim. Bu gitmeler; bir gece, iki gece, üç gece, dört gece değil, aylarca sürdü. Aylarca döndüm dolandım sessizlik kulelerinin etrafında. Gözlerim açık kapalı karşımda duruyorlardı; ölü, ölü taşıyıcısı, kule, yırtıcı kuşlar… Düşüncelerim fırtınaya tutulmuş gibi birbirini kovalıyordu. Her gece sabaha kadar süren kalemin kâğıt üzerindeki cızırtılarıyla düşüncelerim ve zihnim berraklaştı. Yüzleri olmayan kadınların, bedenleri çelimsiz erkeklerin ve mutlulukla gülümseyen çocukların cesetleri arasında dolaştım. Her yerde bedenleri yırtıcı kuşlar tarafından parçalanıp yenilen ölülerin ruhlarını, seslerini ve çığlıklarını aradım. Cesetlerin üstüne bırakıldığı taş sunaklarda günlerce bir ceset gibi uzanıp gökyüzüne baktım. Ta ki sessizlik gelip beni kucaklayana kadar… O zaman ben de havaya ve taşlara sinmiş ölülerin gırtlaklarından çıkan sesleri işitmeye başladım. Önceleri sesleri kesik kesik geliyordu. Gün geçtikçe sesleri berraklaştı ve görüntüleri canlandı. Tedirgin duran ruhlar parmaklarıyla, kimi zaman bedenime dokundu.

 

Ve sessizlik… Kule bin yıllık yorgunluğun ve görüntülerin içinden gözlerini, gökyüzüne dikip zihninden akan görüntüleri anlatmaya başladı. Sözlerine “Her şeyden önce sessizlik vardı.” diye başladı.

 

Sessizlik…

 

 

KULE

 

Sessizlik… Her şeyden önce burada sessizlik vardı. İnsanlar burada hep sessiz kaldı. Kuşlar, gökyüzünden her zaman çığlıklar atarak gelirdi. Ve ben burada beklemekten sıkıldım. Yerimden, kımıldamadan durmaktan ve olan biteni izlemekten bıktım. Yıllardır cesetlerden yükselen çığlıklar sıkılmış bir yumruk gibi boğazımda duruyor. Şehrin epeyce uzağındayım. Yüksek bir tepenin üzerinde duruyorum. Tepenin etrafı derin uçurumlarla çevrili… Ve aşağıda göz alabildiğine yeşil bir orman uzanmaktadır. Bu yüksek tepeden Babil Kulesi gibi göğe yükseliyorum. Duvarlarım siyah bazalt taşından. Beni bu tepeye diken taş ustalarına her gün beddualar okudum. Ölü bedenler yırtıcı kuşlar tarafından parçalanıp yenilirken, olanları zevkle izledim. O büyük ve güçlü bedenlerinden kuşlar gagalarıyla parça parça et koparıyordu. “Beni oluşturan taşlar bir tapınağın duvarında, bir kalenin surunda veya bir mezarın başucunda değil de, neden burada duruyorlardı?” sorusunu kendime defalarca sordum. Kimi zaman dayanamayıp isyan ettim. “Bu hayatı bana kim seçti?” dediğim bile oldu. Ses veren olmuyordu. İşitebildiğim tek ses gökte uçuşan kuşların vahşi çığlıklarıydı. Kuşlar henüz önceki ölüyü bitirmeden gelecek ölüyü sabırsızlıkla bekliyorlardı. Bana doğru törenle yürüyen insanları ne zaman görsem “Yine mi biri öldü?” deyip üzülürken onlar sevinç çığlıklarıyla üzerimden havalanıp bekleme yerlerine geçerlerdi. Bu ne zamana kadar sürecek? Bilen var mı? Dalından bir yaprak gibi koparılmış, rüzgârda sürüklenircesine buraya gelen bunca ölüye ne oldu? Şimdi neredeler?

 

Bakmaya kıyamadığım narin bedenler, kuşların gagalarında birer et parçasına dönüşürdü. Kokuşmuş yanık et, parçalanmış cesetlerin keskin ve boğucu kokusu bedenime sindi. Taş platformlarda kafatasları, ayak kemikleri, içi yenerek boşaltılmış göğüs kafesleri ve kırık kaburgalar her zaman olurdu. Ve cesetler üzerine tünemiş yırtıcı kuşlar… Kuşlar, kanat çırparlarken gagalarından sımsıcak kan damlardı. Midelerini leş parçalarıyla doldururken arada bir korkunç sesler çıkarırlardı. Ya etraftaki leş kokusuna diş geçiren sırtlan ve tilki sürülerine ne demeli. Her gece burunlarını gökyüzüne doğru dikip kokunun ardından buraya kadar gelirlerdi. Kuleye çıkamayacaklarını anlayınca etrafımda dönmeye koyulurlardı. Ve sabaha kadar keskin dişleriyle havadaki leş kokularına diş geçirip dururlardı.

 

Ölü taşıyıcılar… Bir meslek edinmiş olmanın sevinciyle buraya ölü getiren, ölü taşıyıcılar… Hepsinin erken yaşta sırt ve bel ağrıları başlardı. Sırtlarında taşıdıkları ölülerin ağırlığıyla gece uykuları delik deşik olurdu. Ve buraya kurulduğum günden beri her törende aynı sözleri tekrarlayan din adamları.

 

Bugün farklı birini buraya taşıdılar. Kuşlar her zamanki gibi uzaktan burayı gözlüyordu. Kadının yüzünde, gördüğü rüyadan uyanmak istemeyen birinin tebessümü vardı. Çok güzeldi. Vücudu esnek, yumuşak teni bembeyazdı. Dümdüz siyah saçları beline kadar uzanıyordu. Uzun boylu, iri yarı ölü taşıyıcısı, taş sunağa kızın cesedini özenle bıraktı. Ve dönüp bir süre hayranlıkla onu seyretti. Çürümüş kemikler, yanık et parçaları arasında, kız hâlâ onu terk etmeyen bir vakarla öylece duruyordu. Yüzü göğe dönüktü. Ona kanayan yüreğimle baktım. Din adamı her zamanki sözlerini tekrarladı. Kitabını kapattı. Gelenler, çıkarken nefes nefese kaldıkları merdivenlerden hızlı adımlarla indiler. Ayak seslerinin ardından hızla kapatılan kapının sesi geldi. Kuşlar ise bu sesi duyar duymaz, hemen inişe geçtiler. Çığlıkları sessiz gökyüzünü yırttı. Onlarcası kadının cesedine üşüştü. Kuşlar cesedin yüzünden, göğsünden, kollarından et parçaları koparıyorlardı. Keskin ve kıvrık gagalarından kaynamış kan damlıyordu.

 

Kuşlar…

 

 

 

YIRTICI KUŞ

 

Beni tanıyorsunuz. Yırtıcı kuşların en kuvvetlisiyim. Atalarımın suretleri çok eskiden beri kudret ve hükümranlığın sembolü olarak sancaklarınızda ve kale duvarlarınızda kullanıldı. Gagamın sivri ve kavisli olması bana korkunç bir görünüm veriyor. Atalarımdan bana kalan en önemli özelliklerimden biri de gözlerimdir. Zavallılar, avlanırken ne zaman göz göze gelsek benden ödleri kopardı. Ben ise hemen etlerine sivri yırtıcı pençelerimi saplardım. Çırpınmalarına bile zaman kalmaz.

 

Kanatlarım yoruldu. Sabahtan beri gökyüzünde geziniyorum. Karnım açlıktan gurulduyor. Kulenin etrafında defalarca dolandım. Yaşlı kuşlar, yakın kayalara konup zor seçebilen gözlerini kuleye dikmişlerdi. Ben inip bir yerlere konmadım. Gökyüzünde cenaze töreninin bitmesini bekledim. Ölü taşıyıcılar her zamanki gibi büyük bir özenle cesedi taş sunağa bıraktılar. Aşağıda ağlayanlar vardı. Yaşlı adam kutsal kitaptan birkaç metin okudu. Ardından da kitabı kapattı. Kulenin merdivenlerinden inerken gözleri nemliydi. Ölü taşıyıcılar nefes nefese çıktıkları merdivenden hızla indiler. Kapının sesiyle sevinç çığlıklarımız yükseldi. Ve hemen inişe geçtik. Kuleye varmamız uzun sürmedi. Her taraftan çığlık çığlığa kuşlar geliyordu. Oraya vardığımda, saatlerdir beklemekten ve kanat çırpmaktan bıkıp usanmış olan kuşların işlerini kaldıkları yerden sürdürmeye koyulduklarını gördüm. Kadının cesedi, ölülerin dağılıp parçalanmış kemikleri ve etleri arasında kaderine terk edilmişti. Ölüyü getirenler büyük bir sessizlik içinde şehre dönerken, arkalarında bıraktıkları cesedin etrafında büyük bir gürültü kopuyordu. Yeni bırakılan cesedin üstünde kuşlar kanat çırpıyor ve kimi zaman, çürümeye yüz tutmuş etin çıldırtıcı kokusu kavgalara neden oluyordu.

 

Kulede cesetlerin üzerine bırakıldığı dokuz taş vardı. Bu taşların üzerinde yenilecek et her zaman bulunurdu. Yeni getirilen ölünün hemen solunda yüzü dağılmış, karnı parçalanmış bir ceset duruyordu. Kuşlar, kıvrık gagalarıyla cesetten et koparırken ölü, kuruyup çukurlaşmış gözlerle gökyüzüne boş boş bakıyordu.

 

Kuşlar gün boyu güçlü pençeleriyle ve yırtıcı gagalarıyla yakıcı güneşin altında erimeye başlamış cesetleri parçalayıp dururlardı. Gagalarından kan damlarken leş etleriyle de mideleri ağırlaşırdı. Bu uğraş her gün saatlerce sürerdi. Etrafa dağılmış kafatası, el ve kol kemikleri, kırık kaburgalar, ayak ve bacak kemikleri olurdu. Rüzgâr etrafa çürümüş cesetlerin kokusunu taşırdı. Her gece açlıktan mideleri sırtlarına yapışmış sırtlan ve tilkiler kokuyu takip ederek buraya kadar gelirdi. Tüm uğraşlarına rağmen kuleye çıkmaları imkânsızdı. Bu yüzden kimi zaman saatlerce burunlarını kuleye doğru kaldırıp beklerlerdi. Kuşların ceset üzerindeki itişip kalkışmaları karanlık çökene kadar devam ederdi. Karanlık sessiz adımlarla gelip her yere sindikten sonra, mideleri leşlerle ağırlaşan yırtıcı kuşlar yuvalarının yolunu tutardı. Tam havalanmak üzereyken bugün getirilen kadının cesedine bir daha baktım. Tanınmayacak durumdaydı. Dönüp etinden son birkaç parça daha yuttuktan sonra havalandım. Ardından kuledeki boş yerleri sessizlik doldurdu. Yuvaya vardığımda yine yorgun ve yine açtım.

 

 

ÖYKÜ

 

Çok, çok uzun zaman önceydi. Karanlık, sessizlik kulelerinde saklanıyordu. Toprak, su ve gökyüzü tertemizdi. Rüzgâr doğadaki bin bir kokuyu taşıyordu. İnsanlar içinde yaşadıkları dünyanın değerini biliyorlardı. En kutsal şeyleri su ve topraktı. Yazar, o günlerden kalma bir günün kısacık bir anını zihninde canlandırdı. Bunun için günlerce uykusuz kaldı. Ve bir öğleüstü… Odasındaki divana uzanmıştı. Gözlüğünü çıkardı. Pencereye baktı. Sonra tekrar gözlüğünü taktı. Pencereden içeri giren güneşin ışığında kötü mikroplar gibi bir çizgi halinde uçuşan toz zerreciklerin ürkütücü dansına gözlerini kırpmadan saatlerce baktı. Sessizlik Kulesi’ndeki görüntüler zihninde sonsuz ışık patlamaları gibi parlayıp canlandı. O kısacık an zihninden akıp sözcüklerin bedeninde can buldu. Ve soluksuzca yazmaya koyuldu. Masadan başını kaldırdığında vakit akşamı da geçmiş gecenin sonuna dayanmıştı. O gece tüm gecelerden daha karanlıktı. Yerle gök arasında duran sessizlik yazarın zihninden harflerin ve sözcüklerin arasına aktı. Yazar gecenin bu vaktinde bu ücra şehirde tüm bu anlattıklarını kurgularken gerçeği yazmak için hiç çalışıp didinmedi. Gerçek diye bir şeyin olmadığını yıllardır biliyordu. Uzaktan bakıldığında tüm bu yazılanların kocaman bir sessizlik olduğu hemen anlaşılırdı. Metni okuduğunuzda kimi zaman kuşların kavgalarını, kimi zaman da kanlı gagalarını kanatlarıyla temizlerken nasıl çırpındıklarını duyarsınız; sakın şaşırmayın. Çünkü iyi bir öykü, anlatıcısının ona ruhunu katması gerektiğini biliyordu. Öykünün yan yana dizilmiş bir kelimeler yığını olmadığını da. Masallarda ve tarihin derinliklerinde kalmış bu dağın tepesindeki Sessizlik Kulesi’nde ölüler hâlâ beklemektedir. Okuyucu, tüm bu anlatılanları hayal ettiğinde, kalbinde öyle bir korku kök salacak ki, kuyruk sokumundan ense köküne doğru bir ürpertiyle yerinden fırlayacak. Saçları korkudan diken diken olacak. Ve o an iyi bir hikâyecinin merhametsiz olması gerektiğini anlayacak.

 

Metnin sonunda kafası karışmış, burnu tüm yüzünü kaplamış kimi okurların çıkıp; “Öykü nerede?” diye sorduğunu şimdiden duyar gibiyim. Bu soruyu onların yerine, leş kokusunun etkisiyle burunlarını havaya dikmiş, kokuya diş geçirip kulenin etrafında dönen sırtlanlar ve tilkiler de onların yerine sormuş olabilirdi. Adam kıskançlıktan karısının boğazına sarılıp onu öldürdü. Ceset, ölü taşıyıcılar tarafından kuleye taşındı. Kuledeki taş sunakta çürümüş ve çürümeyi bekleyen cesetler duruyordu. Gökyüzünde de açlıktan mideleri guruldayan yırtıcı kuşlar uçuşuyordu. Ölünün yakınları hüngür hüngür ağlıyordu. Katili olan kocası da utanmadan herkes gibi ağlıyordu. Ölü taşıyıcısının ve rahibin çıktıkları merdivenlerden inip kapıyı kapatmalarıyla birlikte kulenin üstünde dönen kuşlar inişe geçti. Ölü uzandığı taş sunakta gözlerini gökyüzüne dikmiş yırtıcı kuşların gelmesini bekliyordu. O da yazar kadar sıkıntılıydı. Ölünün boynunda yazarın anlattığına göre katilinin parmak izleri hâlâ duruyordu. Onu güneşin kavurup parlattığı kuru kemiklerin arasına bıraktıklarında şaşkındı. Çok geçmeden gökyüzünde dönen ve çığlık atan yırtıcı kuşların kendisini beklediklerini fark etti. Yıllardır kuşların gaga ve pençeleriyle parçaladıkları cesetleri izlemekten bıkıp sıkılan kule isyan ediyordu. Yazar o an’a tanıklık edenleri kendi hafıza bahçesinde konuşturdu. Katili nedense konuşturmadı.

 

Kalemin kâğıt üzerindeki sıkıntılı gidiş gelişleri son buldu. Yazarın zihninden akan kelimeler kargacık burgacık harfler şeklinde kâğıttaki yerlerine oturdu. Sessizlik Kulesi’ndeki sessizlik, gelip öykünün içine sindi. Öyküdeki sessizlik, öyküyü okuyanı önce Sessizlik Kulesi’ne götürdü ardından da onu düşünmeye itti.

 

Bunca sessizlikten sonra zaman durdu. Geriye ise büyük bir sessizlik kaldı…

 

 

*Sessizlik Kulesi: Cesetler, Zerdüştlük inancında toprağı kirletmemesin diye akbabalarca parçalandıkları “Sessizlik Kuleleri”ne bırakılır.

 Dinler Tarihi Ansiklopedisi, C.1, s. 154.

SIRTIMDAKI ÖLÜLER

 

Çalar saat uzun zamandır on ikiye beş kalayı gösteriyor. Muhtemelen ben burada yokken durmuş. Odadaki sessizliğe artık zaman işlemiyor. Duvarlardan, tavandan, tozlu kitap raflarından, kirli bulaşıklardan sessizlik akıyor. İnsanlarla konuşmaktan vazgeçtiğim günden sonra sorularıma cevap veren tek şey sessizlik oldu. Şehrin içinde gün boyu bir hamamböceği gibi dolaştım. Geniş ve boş sokaklar, vitrinlerden sızan soğuk ışıklar, bakışların şöyle bir değip geçtiği dilsiz yüzler… Sokağa her çıktığımda insanları geniş bir akvaryumda gezinen balıklara benzetirim. İnsan bakışları yüzümde bir soru işareti olarak patlıyordu. Kimi zaman bana bakıp acırlar. Acıyan bakışlar karşısında iki parmak arasında sıkılan sinek kadar çaresiz olurum. İnsanlar sağlıklıyken ürkütücüdür… Bunca yıllık tecrübeme dayanarak onların akıllarından neler geçtiğini biliyorum. Ayakta ve sağlıklı oldukları sürece akıllarından geçen tek şey karşısındakini aşağılamak ve öldürmektir. Artık sağlıklı değilim. Geceleri sabaha kadar öksürüyorum. Yatakta bir bu yana bir o yana kıvranıp duruyorum. Midem, yediğim yemekleri hazmedemiyor. Sabaha kadar içine kor düşmüş gibi yanıyor.  Ve bir gölge gibi yıllardır yanımda taşıdığım baş ağrıları… Elli üç yıllık yaşamım bana uzun bir kâbus gibi geliyor. Keşkelerle dolu… Şimdi neye baksam, elime neyi alsam geçmişe dönüp ‘keşke’ kelimesiyle başlayan bir cümle kurmam gerekiyor.

 

Günlerdir hiç uğramadığım yatak odasına girdim. Kapıyı açmamla ekşi bir hava yüzüme çarptı. Yüzüm buruştu. Ciğerlerimden sökülen öksürükle yerimden silkindim. Küçük bir fare, can havliyle yatağın altına kaçtı. Yatağın ortasında duran, yarısı kemirilmiş bir kitap çaresizlik içinde tavana bakıyordu. Kitabı elime almamla birlikte kar taneleri gibi parçalar yere düşmeye başladı. Yarısı kemirilmiş ilk sayfada yazarın imzası vardı. Ve okunabilen bir cümle “dostça kalın.” Kitabı yerine bıraktım.

 

Duvardaki asılı fotoğraflar… gözlerimin ışığı azaldı. Bulanık gördüğüm anlar oluyor. Fotoğraflar zamanın eskiten soluğunu yemiş gibiler. Renkleri sararmış, çerçevelerin boyaları kabarmış… Her birinin önünde uzun uzun durdum. Ah işte, bu düğün fotoğrafım. Sanki dün gibi. O gün kendimi çok yalnız hissettim. Düğünüme geç kalmıştım. Daha düğün bitmeden fotoğraf çektirmeye gittik. Bu hareketle de ailenin eleştiri oklarını üzerime çektim. Fotoğrafçıdan sonra, düğün elbiselerimizle caddeleri, sokakları geçerek eve geldik. Kalbi pır pır atarken gelinliğini soymaya koyuldum. Yanağında usulca açan gülümsemeler… zaman, ölüm… Kemikli parmak uçlarımla, ıslanan gözlerimi sildim. Boğazım kurudu nefes almakta zorlanıyorum. Bu ilk çocuğumun fotoğrafı. İçten bir gülümsemeyle zamanın sisini dağıtıp bana bakıyor. Minnacık elleri havada… Bir şeyleri avuçluyor gibi. İlk gülüşü, ilk adımı, ilk sözcüğü…. Güzel yüzü hiç buruşmadı.

 

Ah işte. Yaşamda bir an geliyor, tanıdıkların arasında canlılardan çok ölüler oluyor. Zihnin bir köşesinde, sessizce bekleyen gerçek yerinden ayrılıyor. Ve yıllar boyunca gururla mırıldandığım, “benim çocuklarım, benim karım, benim evim, benim köpeğim…” derin bir uçuruma yuvarlanıyor. Yatağın üstündeki, farelerin kemirdiği kitabın küçük parçalarını avuçladım. Pencereyi zorlukla açtım. Serin hava yüzmü yaladı. Titreyen elimi pencereden sarkıtıp avuçlarımdaki kâğıt parçalarını boşluğa bıraktım. Pencereden eğilip usulca döne döne yere düşen kâğıt parçalarını yaşlı gözlerle izledim. İnsan ömrü, ölüler, ölüler ordusu… Bu gece kendimi çok kötü hissediyorum. İnsan ömrü, bir ağaçtaki yapraklara benzer. Yapraklar dallarından düşmeye başladığında ilkin dökülen yapraklar sayılır. Ardından yapraklar azalınca ağaçta kalanlar. Ve geriye doğru sayma başlar. On, dokuz, sekiz, yedi…

 

Pencereden, bir karaltı gibi duran dağlara baktım. Eteğinde uzanan ova, karanlık bir göl gibi duruyordu. Ova önceleri büyük bir gölmüş. Zamanla sular çekilmiş ve gölün yatağı büyük bir ova olmuş. Bunları düşününce, başını ömür ağacıma dikip bakan Azrail gözümde canlandı. Kalan yaprakları sayıyordu. Karaltıları, ölü göl yatağını içime çeker gibi bir iç çektim. Kar gibi yağan kâğıt parçaları yere konmuşlardı. Titreyen dudaklarımın arasına sigarayı yerleştirdim. Titreyen ellerimle de  kibriti çaktım. Sigaranın ucunu ve kibrit ateşini zorlukla yan yana getirdim. İki üç nefesle sigaranın başı kor kesildi. Gözlerimi kapadım. Göldeki balıkları, yüzen kayıkları, üstünde uçan kuşları düşündüm. Derken içime çektiğim dumanın yolculuğunu düşündüm. Başım dönüyordu. Sıkılan dumanı gecenin karanlığına savurdum. Ardından tekrar sigaranın başı kıpkırmızı kesildi. Ve bu defalarca tekrarlandı. Pencereden eğilip, döne döne düşecek olan sigaramı atarken, onu izleyen yalnız ben oldum. Pencereyi kapattım. Perdeyi yavaşça çektim.

 

Görüntüler, anılar zihnimde at koşturuyordu. Ölü gölde balık tutan balıkçılar, çamaşır yıkayan genç kızlar, yüzen çocuklar… Annem, babam, çocuklarım, eşim, arkadaşlarım… Yıllardır dokunmadığım albümü dolaptan çıkardım. Tozlu yüzeyinde cılız parmaklarımın izi belirdi. Avuçlarımla tozları silmeye çalıştım. Hırıltı gibi boğazımda düğümlenen havayla tozları üfledim. Albümü açtım. Babamın askerdeyken çektirdiği fotoğraf karşımda duruyordu. Üniforması içinde ne kadar da dinç görünüyordu. Babam her akşam eve yorgun argın gelirdi. Yüzünden yorgunluk ve uykusuzluk akardı. Evimizin caddeye bakan penceresinin önüne oturup yola bakardım. O karanlıkta bile babamın minibüsünü tanırdım. Yavaş giden, yokuşları ağır ağır çıkan ışık, babamın minibüsünün ışığıydı. Onun geldiğini görünce yerimden fırlayıp “Geldi, babam geldi!” diye bağırarak odanın ortasında oynardım. Minibüsün sesi yaklaşınca da dışarıya koşardım. Minibüsü park edip ışıkları söndürdükten sonra babam kırık bir oyuncak gibi minibüsten inerdi. Beni kaldırıp öperdi. Nefesi leş gibi sigara kokardı. Sararmış bıyıkları yüzüme değerken huylanırdım. Gün boyu taşıdığı yolcuların silueti yüzünde gezinirdi. Annemin, önüne koyduğu yeni ısıtılmış yemeği bir çırpıda midesine indirirdi. Ardından hesap defterini çıkarıp notlar alırdı. Cebindeki paraları yere boşaltırdı. Yolcuların elinde gezine gezine buruşan paraları düzeltirdi. Yırtılan paraları da hemen bantlardı. Çay içerken her zaman uyuklardı. Benimle oynayacak diye beklemem boşunaydı. Bir elinde bardak dururken horladığı bile olurdu. Annem dayanamayarak onu dürtüp uyandırırdı. Uykulu gözlerle yatağına giderken yarın geceye ümitlenirdim. “Bu gece de bu kadar,” derdim. Sabah erkenden uyanırdım. Minibüsün içini kirli fırçayla temizlerdim. Meyve kabukları, sigara izmaritleri, kâğıt parçaları, çekirdek kabukları, bisküvi parçaları, tozlar… Bazen bu çöplerin arasında bozuk para olurdu. Yerden alıp pantolonuma sürerek tozunu aldıktan sonra cebime atardım. Temizlik bittikten sonra da babam minibüsüne binip giderdi. Yine uykusuz ve yorgundu.

 

Babamın sararmış fotoğraftaki gözleri, diri bir zeytin tanesi kadar canlı. Bu diri gözlerle bana bakıyor. O zamanlar aile fotoğrafı çekmek modaydı. Babam da bir hafta sonu hepimizi minibüse bindirip şehre götürmüştü. Vitrininde boy boy fotoğraflar olan bir dükkânın önünde durduk. Annem, babam, kardeşlerim ve ben hemen içeri girdik. Babam büyük boy aynasının karşısına geçip önce saçlarını ardından da bıyıklarını taradı. Hepimiz hazır olduktan sonra fotoğrafçıyı çağırdık. Arkamızda etrafı yemyeşil, ortasında balıkçı kayığı olan göl manzarası vardı. Bu manzarayı babam seçti. Ben önde duruyordum. Fotoğrafçı birkaç kez gelip eliyle sırtımızı, başımızı düzelttikten sonra “Gülümseyin,” dedi. Ardından beyaz bir ışık yüzümüze çarptı. O günden sonra annem bile babamın yolunu gözledi. Ve her gelişinde “Fotoğrafı getirdin mi?” diye sorardı. Beklemekten pencerenin önünde uyuyakaldığım gece, babam fotoğrafı getirdi. Bir tanesini çerçeveletip hemen duvara astık, diğerlerini de annem çeyiz sandığına koyup sakladı. Albümü kapattım.

 

Gökyüzünde yıldızları bol, etrafı dağlarla çevrili köyü düşündüm. Toprak damlı evler… Dağların tepelerin arasında yılan gibi kıvrılan toprak yol… Babamın yorgun yüzü, annemin sitemli bakışı, ablamın hastalıkla pençeleşirken yüzüne sinen korku… ve ölüler… Yaşlanmış gövdemin sırtında çoktan değerini yitirmiş ölülerden oluşan koca bir ordu var. Bu geçen zamanda kimleri yitirmedim ki? Akrabalar, arkadaşlar, çocuklar, kadınlar… Binlerce yüz beliriyor gözlerimde. Yıllardır öldüğüne inanamadığım babam. Tabut geldiğinde annem bayıldı. Gök üzerime düşecek gibi gergindi. Günlerce pencerenin önünde durup gelmesini bekledim. Bir daha yorgun, uykusuz yüzünü göremedim. Ve art arda ölümler geldi. Kendini eve kapatan annemin önce saçlarına ak düştü, ardından da yüzü çürük bir armut gibi buruştu. Zamanla bir deri bir kemik kalan bedeni dayanamayıp pes etti. Tabut o kadar hafifti ki taşıyanların zihninden tabutun boş olma ihtimali bile geçti. Azrail etrafta dolanıp duruyordu. Küçük kardeşim dut ağacından düşüp öldüğünde orta son sınıf öğrencisiydim. Lise birinci sınıftayken dedem hastalandı. Günlerce refakatçi olarak yanında kaldım. Dedemi hastanenin soğuk bir odasında yitirdim. Ah, kimleri, kimleri yitirmedim ki? Şurada burada kayıplara karışan amcalar, kazalarda parçalanan genç dayılar, iç savaşta ölen düzinelerce yeğen, hastalıktan ölen ablam… Arkamda bıraktığım ölülerin yüzleri fotoğrafların karelerine hapsoldu. Yıllardır ilk günkü gibi fotoğraflarda öylece dururlar. Renklere de işleyen zaman, fotoğrafları sarıya boyadı. Sararmayla birlikte bakışlar da anlamsızlaştı. Ve yüzler gittikçe soluklaştı. Albümü kapatmamla birlikte, odanın dört köşesine yayılmış ölü yüzler kayboldu. Dolaptaki yerine koydum.

 

Derken aile albümünü açtım. Bunu eşim almıştı. Açmamla birlikte eşim, oğlum, kızım odada belirdiler. Eşimin odadan odaya geçerkenki konuşmalarını, bana kızmalarını duyar gibi oldum. Bitmeyen ev temizliği, kirli çoraplar, ütüsüz gömlekler… Yağmuru sevmediğim için romantik olduğuma inanmaması. Çocukların nankör olduğuna canı gönülden inanması. Sesi kulaklarımdan akıyordu. Nemlenen gözlerimi sildim. Çocuklarım… Yaşlılık onlardan uzak kaldı. Avuçlarımda, kışın yakaladığım kar taneleri gibi eriyip gittiler. Mayına basan büyük oğlumun bayrağa sarılı tabutu, karşı görüşteki öğrenci grubu tarafından üniversitenin tuvaletinde bıçaklanarak öldürülen küçük oğlum… Nerede olduğunu bilemediğim kızım… Ansızın kayboldu bir gün. Her yeri aradım. Fotoğrafının da bulunduğu “kayıp aranıyor” afişini her yere astım. Dükkânların camlarında, duvarlarda, panolarda, elektrik direklerinde gülen yüzü asılıydı. Zaman geçtikçe afişler bir bir yerlerinden söküldü. Belediyenin işçileri, kızımın gülen yüzüne baka baka süpürgelerin ucuyla afişlerin parçalarını topladılar. Bazı afişler kendilerini rüzgârın önüne bıraktı. Çıktığım televizyon programlarında hüngür hüngür ağladım. Bir gece kötü bir rüya gördüm. Karanlık bir bodrumda çırılçıplak duruyordu. Bacaklarının arası kanlıydı. Yüzü yaşadığı anların dehşeti karşısında donmuştu. O günden sonra, yatağa uzanıp gözümü her kapayışımda bu yüz belirir gözlerimde. Uyumamak için günlerce caddelerde, sokaklarda, parklarda dolaştım. Bir müşteri gibi şehirdeki genelevlere, randevuevlerine gittim. Morgların soğukluğundaki sahipsiz cesetlerin teşhisi için saatlerce bekledim. Günden güne eriyen eşim dayanamadı. Ve bir sabah, şamdanda biten bir mum gibi yatağında ölü bulundu. Kocaman evde yalnız kaldım. Bedenim yaşlandıkça omzumdaki ölü sayısı arttı. Albümü kapattım.

 

Kızımın dışında herkes, fotoğraftaki yerlerine geçti. Kızım, odada birkaç tur attıktan sonra pencereden çıkıp karanlıkta kayboldu. Ağzı sigara kokan adamlara satıldığını, canını acıttıklarını düşündüm. Gözlerim karardı. Başım dönüyordu. Kaç zamandır uyuyamıyorum. Lavaboya gittim, yüzümü yıkadım. Islak ellerimle saçlarımın arasını karıştırdım. Aynadaki yorgun argın adama baktım. “Yaşamın yüreğindeydi ama bak…  işte bedenim; şu aynada, nasıl da yalnız, nasıl da ürkmüş, yaşlanmış.” Sözcükler aynada buğulandı. Odaya döndüğümde camın arkasında kızımın kırmızı yüzü vardı. Beni çağırıyor gibiydi. Kalktım, giyindim. Kızımın gülümseyen fotoğrafını da yanıma alıp dışarı çıktım. Eğri büğrü, daracık sokakları, çıkmaz sokakları, aşağıya inen merdivenleri, yoksul mahalleleri geçtim. Fotoğrafı yüzlerine tutuğum insanlar, olumsuz anlamda başlarını salladılar. Ağızları alkol ve sigara kokan kamyon şoförleri kızımın memelerini ısırıyorlardı. Sırtımdaki ölülerle, gözlerden, kırışıklıklardan, yüzlerin buruşukluğundan, baş sallamalardan oluşan dalga dalga kalabalığa karıştım.

 

 

 

TENE YAZILAN AYETLER- Romanından iki Bölüm

 

I

Ben ölümlüler arasında yaşayan bir ölümsüzüm.

 

Yeryüzündeki insanların atası, tüm canlıların koruyucusu, dünyanın hafıza kuyusu, Irmaklar Ağzı’ndan kovulup atılan ve Tanrıların bu dünyada unuttuğu yaşlı bir adamım. Her efsanede, kutsal kitapta ve anlatıda yeni bir adla anılsam da gerçek adım Utanapişti’dir.

 

Tanrılar, yeryüzündeki çürümeyi ve günahkârlığı temizleyip atmak için, binlerce yıl önce yeryüzüne büyük bir tufan gönderdiler. O günden beri ne zaman gözümü kapatıp uyusam yıllar önce gözbebeğime yapışan Tufan görüntüleri bir anda canlanır. Sonra da korkular içinde gökyüzünden lanetin yağdığı o korkunç görüntülerle uyanırım. Aradan binlerce on binlerce yıl geçmesine rağmen o görüntülerin korkunçluğunu hissedip yaşıyorum. Tufan kâbuslarıyla her uyandığımda aynanın karşısına geçip Neden ben? Neden ben? Prens Ea, neden beni seçtin? gibi cevapsız kalan soruları aynada yansıyan suretime defalarca sordum.

 

Bu dünya baştanbaşa aslı olmayan bir masal gibidir. Bu dünyada her şeyden sonra da yaşayacak olan –eskiden de olduğu gibi– yine sözdür. Binlerce yıldır yeryüzü topraklarında ölümü ve Irmaklar Ağzı’ndan birlikte kovulduğumuz eşim Lili’yi arıyorum. O günden beri ne aradığım ölümü ne de kavuşmak arzusuyla yandığım Lili’yi bulabildim.

 

Hikâyem, pişmiş topraktan tabletlere, hayvan derilerine, ağaç kabuklarına, kemiklere, sert taşlara, kimi zaman da bitki yapraklarına yazıldı. Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim, bildiğim, öğrendiğim ve yaşadığım her şey buralara şairler ve anlatıcılar tarafından defalarca yazıldı. On bin yıldır yeryüzünde gitmediğim yer, çalışmadığım iş, yaşamadığım hayat neredeyse kalmadı. Tüm yaşadıklarımı daha dün yaşamış gibi iyi hatırlıyorum.

 

Tanrıların o korkunç laneti Tufan, zamanla kutsal kitaplarda ve anlatılardaki bir mitolojik hikâyeye dönüştü. Kimi sanatçılar o korkunç geceyi mermerlere ve taşlara kazıdı. Kimi o geceyi siyah koyu renklerle tablolarda bir daha canlandırırken, kimileriyse o geceyi tekrar yaşanmış gibi canlandırmaya çalıştı. O günden sonra Tanrı gönderdiği bütün kutsal kitaplarda, insanlara gözdağı vermek için Tufan’ı tüm korkunçluğuyla defalarca anlattı. Bense, şimdiye kadar hep sessiz kaldım. Tufan’ın öncesini ve sonrasını bilip yaşayan iki kişiden biri benim. Diğeriyse nerede olduğunu bir türlü bulamadığım ve durmadan aradığım Lili’dir. Bu yüzden artık şimdi bana kulak verin! Tufan’dan öncesini ve sonrasını bir de benden dinleyin.

 

Asvas’ın beni yüreklendirmesiyle bitkin fakat yatışmış olarak başımdan geçen her şeyi ona anlattım. O da anlattıklarımı düzenli bir şekilde başından geçmiş gibi yazdı.

 

Bu hikâye, yıllardır aradığım ölümün ve Lili’nin hikâyesidir.

 

 

 

On Üç Yaşım ve Batman *

 

Bir başka kent bekleme sakın

Konstantinos Kavafis

Bu satırları, sana, senden binlerce kilometre uzaklıktaki bir kentin otel odasında uzandığım iki kişilik yatağımdan yazıyorum. Aramızdaki bu uzaklığın, seni daha iyi tanımamı ve anlamamı sağladığı gibi, beni sana karşı daha cesur kıldığını da söyleyebilirim. Odamda yere dökülen bir unun sessizliği var. Arada bir duvarın ardındaki odadan yükselen gıcırtıyı ve sesleri işitiyorum. Sonra da tutmakta zorlandıkları nefeslerini… Çığlık gibi iniltiyi. Patlamanın ardından ortalığa savrulan sessizliği… Yerde hışırdayan terliklerin sürüklenişini…

 

Terlik hışırtılarını duyduğumda pencerenin gölgesi perdelerin üzerine düşüyordu. Sonra bu kadar sessiz geçen zaman içinde yeniden kendimi buldum, sana yazayım dedim. Gecenin bu saatinde gökteki sayısız yıldıza bakarak beni düşlediğini biliyorum. Ellerinin tenimde ve saçlarımda bir esinti gibi gezindiğini ve bu gezintiyle de ruhumun şahlandığını görebiliyorum. Sensiz yaşamayı bazen düşünmedim desem büyük yalan olur. Yaz güneşinin gökte kor kesildiği, rüzgârın ateşten dilleriyle tenimi yaladığı cehennemi andıran o yaz günlerinde senden çok uzaklara gitmeyi isterdim. “Neresi olursa olsun gitmeliyim” derdim. Gittim de. Ama her gidişimde olduğu gibi yine seni özledim, sana geldim.

 

Dedim ki, bir kentin dağı olmalı. Dedim ki, bir kentin denizi olmalı. Dedim ki, dağı ve denizi olmayan kent, benim değil. Oysa senin ne göğüne tırmanan bir dağın, ne de saçlarını okşayan bir denizin var. Çölü andıran ovanın ortasına atılmış bir ceset gibisin. Ceset deyince sana geldiğim gün aklıma geldi. O yıl ne Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretinin, ne de İsa Peygamber’in doğumunun kaçıncı yılı olduğunu hatırlıyorum. Oysa benim doğumumun on üçüncü yılı olduğu bugün gibi aklımda. Çünkü sana geldiğim o günün tarihini mezar taşı yüreğime tırnaklarınla kazıdın.

 

Bir yaz günüydü. On üç yaşındaydım. Esmerdim. Bulanık çıkmış bir fotoğraf gibiydim. Yalnızdım. Karmakarışıktım ve dağınıktım. Çocukluğumun geçtiği o muhteşem dağ köyünden koparılıp sana getirilmiştim. Sana geldiğimde beni tanıyan kimseler yoktu. Gözlerim ağaç aradı. Dağ aradı. Dere aradı. Fakat hiçbiri yoktu. Çünkü senin göğsünde ne ağaç ne dere ne de dağ vardı. O gün yüzüm, kuruyan bir dere yatağına dönüştü. Babaların işlediği en büyük günah çocuklarının ellerinden tutmalarıdır. Babam da diğer bütün babalar gibi o büyük günahı işleyerek elimden tutup beni sana getirdi. O gün ağır petrol kokusu genzimi yakarken sokaklarındaki yoksullukla birlikte sel gibi aktım. Çarşılarından, sokaklarından –babamın elini tutarak bir ölü gibi– geçtim. Babam yanımda büyük bir sessizlikti.

 

Genzimi yakan petrol kokusunu ciğerlerime çekerken gözlerim yaşardı. Ve buğulu gözlerle yoksulluk akan sokaklarına baktım. Küçük bir lokantanın önünde durduk. Ardından da yanmış yağ ve soğan kokan lokantaya girdik. Masada oturan adam güçlükle başını kaldırıp yüzümüze baktı. Ayağa kalkıp bizi buyur ettikten sonra tekrar sandalyesine oturup arkasına yaslandı. Gözlüğünü çıkardı. Gözlerinin çevresinde kırmızı bir yuvarlaklık kalmıştı. Önümüzde duran garsona babam siparişlerimizi verdi. Ben dönüp masada oturan adama baktığımda gözünün etrafındaki kırmızı yuvarlaklık kaybolmuştu. Yerini ise çıplak bir yüze bırakmıştı. Babam önümüze konulan soğanı yerken bir yandan da büyük bir suskunlukla yüzüme bakıyordu.

 

On üç yaşındaydım. Kavruk ve esmerdim. Ve binlerce, on binlerce insanın hep birden kımıldadığı kentte, hiçbir şeye benzemeyen bir yaratık gibiydim. Sonraki günlerde sırı dökülmüş aynalarda parça parça olan kendimi aradım. Ve zamanla her şey dönüştü. Doğan güneş, batıda batmaya hazırlanırken ayrılık vakti gelip çattı. Babam ellerimi daha çok sıktı. Eğilip kemikli parmaklarıyla saçlarımı okşadı. Güneş tenimi yakıyordu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Saçları ortadan ayrılmıştı. Ayrık yerler kafasının çıplak yerine kadar uzanıyordu. Temmuz ayında kuruyup kalmış bir bataklık gibiydi. Gözü buğulandı. Başını eğdi. Boynumun arkasındaki kasları ve kalbimin atışlarını duyabiliyordum. Ve güçlükle üç sözcük söyledi babam: “Düşün, dayan ve oku.” Bu üç sözcük ağzından kulaklarıma, oradan da beynime vardığında, babamın elleri başımdan ayrılmıştı. Öptüğü yüzümdeki serinliği düşünürken hızla gittiğini gördüm. Beynimden ayak kaslarıma durmadan “koş” emirleri veriliyordu; fakat dizlerimde koşacak derman kalmamıştı. Nemli bir havlunun düşüşü gibi yere çöktüm.

 

Sana geldiğimde beni tanıyan kimseler yoktu. Burada hiç kimsem yoktu. Binalar, evler, gökyüzü sanki üstüme yıkılıyordu. Alıp başımı gitmek istedim. İstedim; ama yine de sende kaldım. Göğe bırakılmış bir balonun sessizliği içinde orada durdum. Babam ardına bakmadan gitti. Gözden kayboluncaya kadar ona baktım. Sanki o an yıllardır onun yüzünde asılı duran büyük suskunluk, oradan kopup içime yuvarlandı. Ve ben o günden sonra içime kapandım kilitli bir sandık gibi.

 

Babam beni sana bıraktığında on üç yaşındaydım. O gün babam, bütün umutlarının ve özlemlerinin mezarlığını da bana bıraktı. Kendimi onun umutlarının ve özlemlerinin mezarlığına diri diri gömüp, sokaklarında günlerce uyurgezer gibi dolaştım senin. Yoksulluk kokan sokaklarında köyün huzur veren sessizliğini aradım. Beş gündüz daha geçmişti sana gelmemin üzerinden. Durmadan usanmadan sokaklarında kaybolan benimi aradım. Sokaklarında keskin petrol kokusunu içime çekerken ben vardım ve arıyordum. Sonra kırk gün daha geçti. Ve ben artık aramakla geçen günleri unuttum.

 

On üç yaşındaydım. Yüzüm kurumuş bir dere yatağıydı. Esmerdim. Sana getirilmiştim. Kırık bir oyuncak, çizilmiş bir plak gibiydim. Karışık düşler görüyordum. İnsan suretine bürünen ölüm korkusu sokaklarında volta atıyordu. Her gün gencecik bedenler kaldırımlara yığılıyordu. Ve sen bir vampir gibi akan kanları emiyordun. Ölülerin yok olup gittiği gibi katiller de sokaklarında duman olup uçuyordu. Göğünde yıldız parlamıyordu. Evlerde güneşin batışıyla kapılar kapanıp kilitleniyordu. Üst üste kapanıp kilitlenen evlerin kapıları gibi ben de gün geçtikçe kilitlenerek içime kapandım. Kaldırımlarında yatan ölüler, geceleri durmadan rüyalarıma akıp durdu. Ve sonra rüyalarıma akan ölüler dilimde ceset gibi yatan sözcüklerle tekrar dirilip sokaklara koştular. Her sabah uyandığımda alıp başımı gitmek istedim; fakat yine de sende kalıp bekledim. Çocukluğumun dolaştığı sokaklarda önce boyum uzadı, sonra saçlarım döküldü ve ardından yüzüme zaman yelinin kazıdığı çizgiler düştü. Dedim ki bir kentin denizi olmalı. Dedim ki bir kentin dağı olmalı.

 

On üç yaşındaydım. Küçük bir çocuktum. Yurtlar ki bir kentin çocuk mezarlığıdır. Ve babam suskunluğuyla mezar taşıma üç sözcük kazımıştı. Biliyor musun, artık senden uzağa gitme isteği kadar sana gelme isteği de var içimde.

 

Asvas

*    Asvas’ın yaşadığı kentle ilgili olarak yazdığı ve daha önce Hayal dergisinin 72. sayısında yayımlanan metnin tamamıdır.

YAZGININ KİTABI

Beşir’e

         Ellerinde tütsü, yürüyordu. Geniş salonun ortasında durdu. Elleri titriyordu. Yüzü terliydi. Koku onu uyuşturuyordu. Esriyen zihni bir ‘an’da takılıp kaldı. Zihninin, bir noktada durmasıyla gönlü genişliyor genişliyor ve göğüs kafesini zorluyordu. Gözleri kapalı… Geriye doğru attı başını. Dizleri titriyordu. Birileri, derisinin altında durmadan ateşi körüklüyordu. Yangın, yüzüne doğru çıktı. Terliyordu. Tütsünün beyazımsı dumanı havada yükseliyor,  ardında tatlı bir koku bırakarak kayboluyordu. Derin derin nefes alarak, kokuyu içine çekti. Yanan tütsünün külleri halının üstüne düşüp dağıldı. Derin bir nefes vererek “İşte,” dedi, “başlıyor.” Çökercesine bağdaş kurdu. Islak gözkapakları titredi. Göğsüne düştü başı. Parmaklarının gevşemesiyle, tütsü yere düştü. Yanık taraflar zıt yönleri gösteriyordu.

 

Midem yanıyordu. Midemin içinde sanki bir köz parçası… Ağzım kurumuş, dilimde paslı bir tat… Göğsümde bir ağırlık… Başım, başım dönüyordu. Yanık kokusu burnumdan beynime koşuyordu. Sağa sola dönmeye çalıştım. Boşluk hissi ile irkildim. Gözlerimi kırptım, ovuşturdum. parmaklarım acıtıyordu. Gözlerimi açtım. Karanlık…. Zifiri karanlık. Boşlukta hızla kayıp düştüğümü  hissettim. Bir yerlere tutunmak için umutsuzca çırpındım. Boşlukta ellerim ve kollarım umutsuzca sallanıp durdu. Korktum. Bir sıkıntı çöktü üstüme. Gözlerim hiçbir şeyi seçemiyordu. Karanlık gittikçe koyulaşıyordu. Sıcak hava, yüzümü ateşten diliyle yaladı. Boşlukta düşüyordum. Karanlık… Ayaklarımın yere değmesiyle –gözlerimi açtığımda- her yer aydınlandı. Çöl… Gözlerimi sıkıca kapatıp, tekrar açtım. Çöl… Çöl bilgim okuduğum kitaplardaki kadar… Hava alabildiğine sıcak… Sonsuzluğun ancak bu kadar sonsuz olabileceği bir kum deryasının ortasında buldum kendimi. Derken, ilk adımımı attım. Hafifçe gömüldüğüm kumun sıcaklığını hissettim. Bu da çölün bana hoş geldin demesi olmalı. Gözlerimi yakan ışığın etkisi azaldıkça, gittikçe büyüyen kum deryasının ortasında şaşkınlık içinde kalıverdim. “Nasıl buraya düştüm?” sorusunu kendi kendime defalarca sordum. Kızgın kum taneleri, ayaklarımın altını yakıyordu. Eğilip ayak parmaklarıma baktım. Çıplak ayak izleri. İçim ferahladı bir an. Bir yolu takip ediyormuşçasına, ayak büyüklüğümde uzanan çıplak ayak izlerine hayranlıkla baktım. Neden sonra, bir yere yönelerek yürümenin doğru olacağını düşünerek, ayak izlerine basa basa yürümeye koyuldum. Nereye ve niçin gittiğimi bilmiyordum. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlıkla, ellerimi pantolonumun ceplerine sokmaya çalışırken çıplaklığımın farkına vardım, ürktüm. Alnımdan akan ter kaşlarımın, kirpiklerimin arasından süzülerek gözlerime giriyordu. Gözlerim yanıyordu. Tepemde duran güneş binlerce, milyonlarca kum taneciğinden yansıyarak gözlerimi kamaştırıyordu. Kalbim hırsla çarpıyor, göğsümü yırtacak gibi zorluyordu. Kumdaki ayak izlerine basa basa yürüdüm. Bilinmedik bir yöne doğru yol alırken, çöl karşıma ilk sürprizi çıkardı: Güvercin ölüsü… Ölü güvercinin damarlarında karıncalar koşarak geziniyorlardı. Gagasından içeri girip kulaklarından, gözlerinden çıkıyorlardı. On adım ötesinde eprimiş bir giysi… Gözlerimi kısıp güneşe baktım, bakışlarım bir bulut parçasına takıldı. Bir an güvercin ölüsünü ve eprimiş giysinin sahibini düşündüm. Giysileri giydim. Onun beni kabul ettiği gibi ben de çölü kabul ettim. Çöl bana ıssız, yaslı bir ev gibi görünüyordu. Bağrımda keskin bir acı duydum. Yürümeye devam ettim. Rehberim, beni nereye doğru götürdüğünü bilmediğim, önümde uzanan çıplak ayak izleriydi. Uykuyla uyanıklık arasında yarı ölü, yarı diri bir haldeydim. Uçsuz bucaksız çölün sıcaklığından ve alışkın olmadığım bu kum deryasında yürümekten bitkin düştüm. Güneş beynimdeki kara düşünceleri adeta kurutuyordu. Umarsızca geriye dönüp baktım, kimse yoktu ve sadece ayak izlerim bana doğru uzanıyordu. Bir ses duydum. Çölün ikinci sürprizi olmalı diye düşündüm. Rehberim olan ayak izleri, sesin geldiği yöne uzanıyordu. Sesi tekrar dinledim. Su… Rüyaların kesik, kopuk, anlaşılmaz sözleri gibi şırıldıyordu. Büyük dalgalarla bana doğru akmaya başladı.  Yüksek bir yerden şelaleler oluşturarak beyaz köpükler şeklinde dökülmeye başladı. Nefes nefese kaldım. Gözlerim açık, kapalı…. Su karşımdaydı. Elimi, yüzümü, saçlarımı, vücudumu ıslattım. Kendimi bir güvercin tüyü kadar hafif hissediyordum. Çölün sıcaklığı, kendini serinliğe bıraktı. Eğilip, suda yansıyan yüzüme baktım. Üstümdeki eprimiş giysiler içinde tuhaf görünüyordum. Suda yansıyan adama gülümsedim, o da bana gülümsedi. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlığım da her gece uyumadan önce, aynadan kendime bakmaktı. Başım döndü. Su, çöl, güneş, kum, suda yansıyan adam, ölü güvercin, çıplak ayak izleri, karanlık…

 

Yere düştüm. Ne kadar süre baygın kaldığımı bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda midem bulanıyordu. Başım dönüyordu. Kustum. Elimi yüzümü yıkamak için suya yaklaştığımda fark ettim küçük bir gölletin kıyısında olduğumu. Sudan pis bir koku yükseliyordu. İçindeki tek tük sazlıklar yanmış gibiydi. Sazlıkların biraz gür olduğu yerde, eski bir kuş yuvası… Yuvanın altında birkaç beyaz güvercin tüyü yüzüyordu. Suyun üstünde binlerce sinek uçuşuyordu. İrkildim… Bakışlarım gölette yüzen balıklara takıldı. İnsan gözü büyüklüğünde gözleri vardı. Başları göz olmuş gibiydi ve bana doğru yüzüyorlardı. Korktum. Kaçtım. Önümdeki ayak izlerine basa basa kaçtım oradan.  Yüzleri göz olan balıklar ve üzerinde sinekler uçuşan pis kokulu gölet, ardımda kaldı.

 

Kendimi dev ağaçlardan oluşan bir ormanda buldum. Orman sessizdi. Güneş ışıkları, ağaçların gökyüzüne uzanmış dalları arasında süzülerek yere vuruyordu. Dev ağaçların arasından, ormanın derinliklerine bir yol uzanıyordu. Uzaktan kuş sesleri gelmeye başladı. Ayak izi… Kırılan dal, yere yapışan otlar, hafifçe ezilmiş yapraklar… 

 

Sonsuzluğu hatırlatan bir görüntüsü vardı ormanın. Dev ağaçlar… Derken, ağaçların arasından birden ayı insan karışımı bir yaratı çıkıp bana doğru koşmaya başladı. Korktum. Ormanın derinliklerine doğru koştum. Yüzüme, ayaklarıma, göğsüme aralarından hızla kaçtığım dallar çarpıyordu.  Arkamdan beni kovalıyordu. Soluğunu ensemde duydukça daha da hızlandım. Gözlerim, hiçbir şeyi seçemiyordu. Yorgundum. Nefes nefese kaldım. Kalbim, yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Etraf kararmaya başladı.  Yaratık hâlâ arkamdaydı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, ağaç dallarından başka bir şey seçilmiyordu. Her an ellerini omzuma atıp beni yakalayacakmışçasına, yakınımda hissediyordum onu. Geriye dönüp bakmaktan korkuyordum. Birden bir uçurumdan düşüp yuvarlandım. Uçurumdan düşerken umarsızca elimi, kolumu, ayaklarımı çırptım. Geriye doğru baktım. Kimse görünmüyordu. Yaratık ardımdan atlamadı. Yere çakılıp öleceğimden korktum. Bir yerlere tutunmaya çalıştım. Tutunacak hiçbir şeyi seçemiyordum. Gözlerimi kapadım. Kışın damlar temizlenince, duvarın önünde karlar birikirdi. Damdan, biriken karların üzerine atlardım. Havadayken içimde derin bir boşluk oluşurdu. Biriken karlara saplanınca boşluk kendini tekrarlama isteğine bırakırdı. Başım dönüyordu. Ormanda beni kovalayan ayı insan karışımı yaratığı düşündüm. O da uçurumdan düştü mü? Yok yok, o düşmedi. Geriye dönüp baktığımda arkamda değildi ki. Başımı çevirip geriye baktım, kimse seçilmiyordu karanlıkta.

 

Yere çakıldım. Her taraf aydınlandı. Ayaklarımı oynatmaya çalıştım. Ağrı yoktu. Kollarımı oynattım. Yerimden doğrulup ayağa kalktım.

 

Şose yolun üstündeydim. Yolun sonunda küçük bir ev. Bir karış kadar uzamış otlar… Yolun sağında solunda tek tük meşe ağaçları ve evin aşağısında da kurumuş bir dere… Acıktığımı hissettim. Evin yakınına vardım. Ev küçük bir bahçenin içindeydi. Evin duvarları taştan… Toprak damda otlar yeşermiş. Evin önünde üç cılız dut ağacı… Kuruyacak hissi veren dut ağaçları. Bahçeyi geçip tahta kapının önünde durdum. Etrafta hiç kimse yok. Kapıyı çaldım. Ses veren olmadı. Derin bir nefes alıp, tekrar çaldım. Kapı gıcırtıyla açıldı. Üzerinde eprimiş giysileriyle biri, kapının arasından bana baktı. “Bu benim” diye düşündüm. Aynadaki yansımama bakarken gülümsediğim gibi, ona da gülümsedim. Kapı ardına kadar açıldı. Şaşkınlık içindeydim. “Bu evin sahibi …” İçeri geçtim. Beynimdeki tüm şaşkınlıkları ve düşünceleri yanımda taşıyarak iki kapılı bir evin salonunda kendimi buldum. Salondaki eşyalar, duvar, tavan sanki etrafımda dönüyordu. Eski bir divana yığıldım. Uyudum. Rüyamda ata binmiş bir gelin gördüm. Ağlıyordu. Onu tam attan indirecekken kapının gıcırtısıyla uyandım.

 

Parmak uçlarıma basa basa salonda gezindim. Kapıyı açan yoktu. Gitmişti.  Kapı, bir ölü ağzı gibi açıktı. Oysa, içeri girdiğimde kapalıydı. Şimdi salona açılan iki kapı da açık… Salonun ortasındaki masanın üstünde kalın bir kitap duruyordu. Kitabın sayfaları durmadan çevriliyordu  esen rüzgârla. Yanına yaklaştım. Hemen yanında sönmekte olan bir mum… İçeri ilk girdiğimde masayı fark etmemiştim. İki sandalye… İki kapı arasında gelip giden havayla sayfaları çevrilen  kitaba uzun uzun baktım. Gözlerimi ovuşturdum. Sayfalara bakarken rüya gördüğünü bilen, uyanmak isteyip de uyanamayan biri gibi afallayıp kaldım oturduğum sandalyede. Kalkıp yan odaya gittim. Odada eski bir kanepe, eski bir koltuk takımı, sırtları duvara dayanmış iki kitaplık vardı. Raftaki tozlu kitaplarda göz gezdirdim. Daha sonra dışarı açılan pencerenin önünde durdum. Geldiğim şose yolun sonuna baktım. Uçurumdan insanlar düşüyordu. Yolun sonunda, eve doğru biri yürüyordu. Elimi siper edip gözlerimi kısarak, gelen adama baktım. Kalın perdeyi çekip pencerenin önünden ayrıldım. Duvara asılı yanan kandili yeni fark ettim.

 

Salona döndüm. Masadaki kitabın sayfaları çevriliyordu, iki kapı arasında koşturan havayla. Kitabı aldım. Ciltli kapağında iki göz vardı. Ürküten, büyüleyen gözler, keder ve hayret dolu… Onu attan indirecekken uyandığım gelinin gözleri… Ağzım kurudu. Parmaklarımla, kabartma yazıya dokunarak okudum. “YAZGININ KİTABI” yazılıydı kapağında. Rasgele bir bölümünü açıp okudum. “Gözlerimi açtığımda  midem bulanıyordu. Başım  dönüyordu. Kustum. Elimi yüzümü yıkamak için suya yaklaştığımda fark ettim küçük bir gölletin kıyısında olduğumu.”  Nefesim kesilecek gibi oldu. Başım döndü. Sayfaları hızla çevirdim. “Dev ağaçlar… Ağaçların arasından birden ayı insan karışımı  bir canavar çıkıp bana doğru koşmaya başladı.” Korktum. Kitabı masaya bırakıp odaya geçtim. Ardımdan da kapıyı kilitledim. Derin bir nefes aldım. Göğsümden ağır bir yük kalktı. Kalın perdeyi aralayıp yola baktım. Adamın üzerinde eprimiş giysiler vardı. Yorgundu. Kapıyı bana açana benziyordu. Yüzü terliydi. Evin önünde durdu. Bakışlarını cılız dut ağaçlarında gezdirdi. Yüzü bulutlandı, donuklaştı. Sağ eliyle sırtını kaşıdı. Salona geçip kapıyı çalmasını bekledim. Salondaki iki kapı da kapalıydı. Kitabı alıp ilk cümleyi okudum “Elerinde tütsü yürüyordu. Geniş salonun ortasında durdu.” Kapı çalındı. Kitabın son sayfasını açtım. “Kapı tekrar çalındı. Kitabı kapatıp masaya bıraktım. Ağır ağır kapıya yürüdüm. Tereddüt etmeden tahta kapıyı ardına kadar açtım. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin düşmüş  ben, kapının önünde duruyordum. Şaşkınlıkla birbirimize baktık. Gülümsedik birbirimize. İçeri girdi. Salondaki iki kapı açık duruyordu. Evin arkasına açılan kapıdan dışarı çıktım. Dönüp geriye bakmadım. Ellerimde tütsü, yürüyordum. Geniş salonun ortasında durdum. Ellerim titriyordu. Yüzüm terliydi. Koku beni uyuşturuyordu. Esriyen zihnim bir ‘an’da takılıp kalmıştı.” Kapı tekrar çalındı.          

 

 

 

 

 

 

              

______________________________

 

Yavuz Ekinci, 1979’da Batman’ın Kozluk ilçesinin Yedibölük köyünde doğdu. Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Batman’da öğretmenlik yapan Ekinci, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Türk Dili ve Edebiyatı alanında mastır eğitimine de devam etmektedir. Yönetmen M. Tayfur Aydın, “İncir” adlı öyküsünü “Reç-İz” adıyla sinemaya uyarladı.

 

Kitapları

 

1-  Meyaser’in Uçuşu, Cadde Yayınları, 2004 (Öykü) (2. Baskı Doğan Kitap 2009)

2-  Sırtımdaki Ölüler, Doğan Kitap, 2007  (Öykü)

3-  Bana İsmail Deyin, Doğan Kitap, 2008  (Öykü)

4-  Tene Yazılan Ayetler, Doğan Kitap, 2010 (Roman)

 

Ödülleri

 

2008 Yunus Nadi Öykü Ödülü (Sessizlik Kulesi, Bana İsmail Deyin)

2005 Haldun Taner Öykü Ödülü (Sırtımdaki Ölüler)

2005 Gila Kohen Öykü Ödülü (Eşikteki Hayatlar)

2005 İnsan Hakları Derneği Öykü Ödülü (Göç)

2003 Gençlik Kitabevi Öykü Ödülü (Bir İklimdi)

2001 Yaşar Nabi Nayır ‘Dikkate Değer’ Öykü Ödülü (Meyaser’in Uçuşu)

 

VIDEO : Marifet Kapısı / Yavuz Ekinci / İMC TV

 


 

CONTACT : yavuzekinci151@gmail.com

 

Articles similaires

Tags

Partager