Murat Özyaşar

 

(Türkiye)

 

 

 

 

Ayna Çarpması

 

Ablam sözcük sözcük, diline tespih etmişti annemi. “Anne çok hasta, herkesi karıştırmaya başladı.” Bütün bildiği ve söylediği buydu bana her telefon açışında. Bense dönmek istemiyordum bir daha oraya. Ora. Çocukluğuma. Başımda okunan dualara, boynuma kesilen gümüş paralara… Üç numara tıraşıma, trahomlu gözlerime, sahasında hep kaleci olduğum o arsaya. Hele hele on yedi yaşıma, hiç mi hiç dönmek istemiyordum.

– Daldın gene abi, dedi berber.

– Biraz yorgunum, dedim.

Berber kapıları yalnız bir kez açılır bana. Aynı berbere ikinci defa gitmem. Tahammül edemem. Bu berber de öbürleri gibi konuştukça konuşacak galiba. Bu akşam ablam zorlamasa “Anne seni bile tanımayabilir” demese, gelmeyecektim buraya. Hangisine gittiysem hepsi aynı. Al birini vur ötekine, pişti. Bu konuşma merakları da olmasa, kepenk indirecekler sanki. Oysa ben bütün söyleyeceklerimi, sakalımı tıraş edeceği zamana ayırmıştım: İşler nasıl, ne olacak bu memleketin hali, Galatasaray bu yıl kupayı alır mı dersin? Hatta kimi sözlerine yanıtlarım bile hazır: Öldü esnaflık, öldü. Bitirdiler küçük esnafı. Eski mahallemin yeni berberine, berber Razi Dayı vardı, yaşıyor mu hâlâ, diye sorabilirim mesela.

– Abi gene daldın.

– Yok yok, iyiyim, dedim.

Makas şıkırtılarından öte, derin bir sessizlik kaplayacaktı ki ortalığı, berber kısık sesli bir öksürükten sonra,

– Abi ayıptır sorması ne iş yaparsın sen, dedi. (SEN! Ne demek sen?)

– Niye ayıp olsun, yapıyorum işte bi işler, dedim.

Bu “Yapıyorum işte bi işler” cümlesi de onun sus payı. Biliyorum ben sizi, hem kekeme hem gevezesiniz siz. Aklınca benimle muhabbet edip samimi olacak, buraya bağlayacak beni. Daimi müşterisi olacağım. Gördü gününü işte. Bu cümleden sonra kolay kolay soru da soramaz artık. Ara ara soracağı “Abi önden biraz daha kısaltayım mı, favoriler uzun mu kalsın, kirli sakalı da alalım mı?” soruları, yeter de artar bile ona.

Saçlarıma aklar düşmüş. Şakaklarımda belirgin bir kırlaşma var artık. Oysa lise ikideyken böyle miydim ben? Lise iki, sevgili on yedi yaşım! Hem, her şey o yıl olmadı mı? Şimdi biri çıksa ve on yedi yaşın güzel bir yaş olduğunu söylese, onun ayaklarına her türlü kötülüğü yapabilirim. Görsün bakalım acı ne demekmiş. On yedisine kadar her şey yolundaydı. Her şeyi yapabilirim duygusu vardı bende. Bütün mümkünlerin kıyısındaydım ben o yaşta. Bağlama çalabilir, İngilizce öğrenebilir, uzak, büyük bir şehre gidebilir, sol ayağımla fiyakalı röveşata bir gol atabilir, babamı öldürebilirdim mesela. Ama olmadı işte, hem de hiçbiri olmadı.

Babamı bile dört omuzla götürdüler bir çukura. Ağladım. Gizli gizli. Babamın bana tekme tokat giriştiği, yanaklarımda şaklayan seslerden sonra ağladığım gibi. Hüngür hüngür. Kesik kesik. İnlerdim. İniltilerim avludan dünyaya yayılırdı, kimse duymazdı. Annem de duymazdı beni. Babam, babamız bizi pis sevdi. Bizi çok pis büyüttü. Abim de onun yüzünden kaçmadı mı evden… Babamın kadehi tutuşu gibi tutuyor berber elindeki makası. Evde en çok babam sustu. En çok rakı içerken güzelleşti babam. Güzelleşince saçlarımda dolaştı elleri, okşandıkça yüzüm gözüm, babam benim babamdır dedim. Ama annemi döverken, duyduğum öfkeyi başka bir zaman yaşamadım. Beni tekme tokat, hortum kemer döverken bile böyle bir öfkeye rastlamadım kendimde. Avludan sokağa, sokaktan bir öbür sokağa taşan iniltilerimi kesip, ellerimi yumruk yapıp, bir gün öldüreceğim onu, derdim. Öldüreceğimden korkmadan. Yastığı yüzüne gömüp boğmayı düşünürdüm. Olmazdı. Benden daha güçlüydü o. Uykudayken o, paslı bıçağı kalbine sokmayı hayal eder, kalbim daha hızlı çarpar,  avuçlarımın içi terlerdi. Ama olmadı işte. Onu da beceremedim. Tabutuna omuz bile olamadım. Geriye, kulaklarıma dolan salâ sesi ve tütün kokan azarlamaları kaldı. Ondan bana kalan tek miras ise Samsun 216 sigarası. Ben de onun gibi Samsun 216 içiyorum şimdi. Sigarayı onun gibi tutuyor, dumanı onun gibi içime çekip azar azar bırakıyorum.  Ellerim onunki gibi şimdi, duman sarısı, tütün kokuyor. Uzayan külüme küllük istiyorum berberden. Yüzüm de ona benziyor galiba. Görenler ona benzetiyor beni. Kaç kere denedim de değiştiremedim sigaramı. Öbürleri hep öksürttü beni. Babam öksürünce, bir sigara daha yakar, “İyi gelir” derdi. Öksürüğüm babamın öksürüğü gibi; kesik kesik, tutuk tutuk,  sonra birden kesilmemecesine. Ölürcesine. Ne çok korktum öksürürken ölecek diye, ne çok sevindim. O boğulurmuş gibi öksürmeyegörsün, benim kalbim küt küt. Sanki ben öldürmüşüm gibi bir duygu. Korkardım. Olmadı. O da olmadı işte. Eceliyle gitti sonunda.

– Abi gene daldın, dikkat et, dedi berber.

Babam öksürdükçe, annem bir tas su olurdu ona. Sonra sırtını sıvazlar “Helal helal” derdi. Benimse gözlerimde öfkelerden bin öfke. Bir şey diyebilir miydim? El bile kaldıramazdım. Lise ikideydim, “Ayna olsam sana çok kırılırdım” derdi edebiyat hocam yazdığım kompozisyonlardan sonra. Ben de, ben de sana çok kırılırdım baba. Paramparça kırılırdım. Çok kırıldım sana baba, çok. En çok ben kırıldım.

Mırıldanır gibi:

– Koltuktan kayıyorsun, biraz dikkat et, dedi berber.

– İyiyim iyi, sen işine bak, dedim. Bir sigara daha yaktım.

– Aynaya fazla bakma da, dedi.

Annem de “Aynaya fazla bakma” derdi. “Cin var aynada, delirirsin” derdi. Ayna camdır anne, can alır. Babama su oldun da, ne oldu! Biliyor musun anne, ben de her perşembe geldim oraya. O dikili taşa, babamın mezarına. Babamla yarım kalmış hesabı görmeye. Sen, mezarı başında Yasin okutur giderdin. Seni gözlerdim uzaktan uzağa. Sen gittikten sonra, ben ağır aksak gelir, senin yerine otururdum. Babamın toprağında hâlâ senin ellerinin izi. Bir üçüncü el olurdum size. El gibi. Sahi anne, hiç el ele tutuştunuz mu babamla! Ancak o öldükten sonra olabildi bu, değil mi? Babam öldükten sonraydı. Senin dilinden dökülen feryat, hâlâ kulaklarımda: “Kapım kilitli kaldı, kapım kilitli kaldı, kapım kilitli kaldı…” Senin dokunduğun toprağa dokunurken, kimi zaman boğazlayacağımdan korktum onu. Ama ölmüştü işte, öldüremezdim onu bir daha. Hem karşımda öyle bir susuyordu ki, evdeki gibi değil anne, başka başka, bağıra bağıra susuyordu sanki. O sustukça güç kazanıyor, ben küfrettikçe, kahroldukça ben, o durmadan büyüyor, elleri kocaman kocaman oluyordu. Büyüdükçe babamın gözleri, topal ayağımdaki sızı canlanıyordu birden. Tekme tokat dövdü beni anne, beni topal bıraktı babam. Beni kaleci yaptı mahalleye. Babam, benim babamdı, zayi oldu. Birazdan geleceğim anne. Bunları bunları konuşmayacağız. Anlatacağımız bir dün yok. Biz yarından konuşalım anne. N’olur anne. Beni tanıyacaksın değil mi? Bak, yüzüm gözüm ortaya çıksın diye tıraş oluyorum şimdi, sana daha güzel gelmek için. Sen topal ayağımdan mı hatırlayacaksın beni! Yapma, bana bunu yapma. Tüm bunlara tanıksın sen anne…

Kapı açıldı usulca. Dışarının soğuğunu kulaklarımda hissettim birden. Keskin. Kar havası.

– Selim Abi gel, dedi berber. Bu abinin tıraşı var, sırada başka kimse yok.

“Tamam, birazdan gelirim” sesi, kulaklarımı ısıttı. Aynadan görünmüyor kim olduğu. Kapıya döndüm. Benim dönmemle, kapıdan çıkması bir oldu.

– Kimdi o, dedim.

– Selim Abi mi?

– Hı hı, az önce içeri giren.

– Yan tarafımda kuşçu dükkânı var. Komşuyuz.

– Sesi tanıdık geldi de.

– Güzel bi abimizdir, dedi.

Topal ayağım zorlamasa beni, basacaktım tekmeyi. Babamın bana geçirdiği gibi. Babamın mezarına geçirmek istediğim gibi. Gereksiz bir soru sorarsın, uzun paragraflı bir yanıt olurlar sana. Merak eder bir şey sorarsın; kesik kesik, yarım bırakırlar her şeyi: “Güzel bi abimiz”miş!

Saçlar birer birer dökülüyor. Yok mu bir çaresi diye sorsam, “İrsi” der geçer. Babam da keldi, doğru. En iyisi sormamak. Telefonum çalıyor. İyice kaymışım koltuktan. Berber haklı. Topal ayağımı düzeltip, “Bi saniye” diyorum berbere. Arayan ablam. “Gelecek misin?” diyor. “Gelecem gelecem, birazdan ordayım” diyorum. “Tamam” diyor. “Tamam” diyorum ben de telefonu kapatırken.

Kaykıldım.

Berber koltukları oldum olası canımı çok sıkar. Yedisinde üç numara tıraşa gönderildiğimde de böyleydi bu, şimdi de. Hele sakalımı keserken, jilet gırtlağıma dayanmayagörsün, ödüm kopar berberden. Berberle en koyu muhabbete o zaman dalarım. Dalgınlığına gelir de keser bir tarafımı diye korkarım. Jiletten değil, berberden korkarım ben.

– Ustam, jileti değiştirdin mi? (USTAM! Jilet gırtlağıma dayanmasa, böyle bir iltifat sözcüğü çıkmayacak ağzımdan.)

– Abi yeni bi kural getirdiler şimdi. Bundan böyle herkese ayrı jilet, ayrı havlu.

– Nedenmiş o?

– Avrupa Birliği’ne girecez ya. Havlular tek kullanımlık. Geçen gün verdim siparişlerini.

– İyi olur, böylesi daha sağlıklı olur, dedim.

– Bende hilaf yoktur abi, bu gelecek havluları herkese kullanmam. Sözüm meclisten dışarı; iti var, çakalı var…

Jilet boynuma yaklaştıkça, konuşturmaya çalışıyorum onu. Dalgınlığına gelir de… Gözüm duvardaki Yılmaz Güney posterine takılıyor: İt oturuşuyla, elinde sigarası, alnı paramparça. Babam da çok severdi onu. Ben doğduğumda “Cesi” koymak istemiş adımı. Sonra nasıl olmuşsa vazgeçmiş. “Dünyanın en güzel ağlayan adamı” derdi babam ona, içerken.

– Çirkin Kral da öldü, dedim.

İç çekti.

– Baba adamdı. Bu dünya kimseye kalmaz, dedi.

 

Eve gitsem. Elini öpsem annemin. Boynuna sarılsam. Bir güzel ağlasak. Kirpiklerimizde tuz biriktirsek. Kaç yıl oldu gelmeyeli bu mahalleye! Ablamın dediği doğru çıksa. “Sen kimin oğlusun?” diye sorsa annem, işte en çok bundan, bundan korkuyorum.

– Abi daldın gene, dikkat et. Kaç defadır dalma diyorum ya, kusuruma bakma, dedi.

– Yok yok, önemli değil canım. (CANIM! Kusuruma bakma, deyişine karşılık.)

– Abi kusuruma bakma, dedi yine berber.

Sesimi çıkarmadım. Artık, jilet boynumda, gırtlağımda gezinmeye başlamıştı ki, hiç gerek yokken:

– On sene önceydi, dedi berber. Adamın birini tıraş ediyorum, baktım yavaş yavaş kaymaya başladı koltuktan. Kustu. Neyse ki Razi Dayı vardı, benim ustam. Aceleyle kaldırdık, su döktük başına. Dışarıda hava aldırdık biraz. “Ayna çarpması”dır dedi Razi Dayı. Oluyormuş bi kısmında. Aynaya fazla bakınca ayna çarpıyormuş bazı insanları. Sen de az önce daldın, hafiften kaymaya başladın ya, elim ayağım birbirine girdi abi. Korktum abi. Ayna mı çarptı, dedim kendi kendime. Onun için abi, kusuruma bakma.

 

 

 

 

 

 

 

Çift Kâğıt

 

Kırk yıllık içici gibi asıldın cıgaraya.

Onu dinliyor, bu kez sana ne anlatacak diye merakla bekliyor, kafandakiler dağılsın istiyordun. Olmadı. Yine ve yeni sorulara boğuldun. Sonunda buradasın, tam karşımda. Bunu bana bile sorma, sen miydin o, yoksa bir başkası da mı vardı, anlatamam. Israr etme. Tamam. Tamam. Anlatacağım hepsini, her şeyi… Sokakta kendinle nasıl karşılaştığını, birer birer anlatacağım sana. Sabret ve dinle.

– Muallak Sokak’ta Buran var, bizim Çiftkafa. Görsen tanırsın, mal onun malı. Allah şahit, bunca zamandır yazılıyorum ona, görmedim daha bi yamuğunu. Eee, bunca yılın biletçisi ne de olsa, dedi.

Abi bi çiftli daha yapalım mı, ne dersin, dedin. Kafana göre dedi, yapmışken yapalım bi zurna. İki Samsun daha patlattın. Sen patlatır patlatmaz, o iki kâğıt daha çıkardı cüzdanından. Çarşaf diyordu buna o. Diliyle ıslattı. Bıyığı sararmıştı, dudakları şişkin. Bir öpüşten yeni uyanmış gibiydi dudakları. Dişleriyle ezdi kâğıtların kenarını. Bekliyor, seyrediyordun sadece. Kenarları ezilmiş kâğıtlar iyice yapışsın diye birbirine, üst üste, sağ dizine koydu sonra. Dirseğini de üstüne. Götürüp getirdi. Getirip götürdü sağ dirseğini. Sıcak bir öpüşmeden sevişmeye uzanan yol gibi. Sonra da parmaklarının arasına alıp usulca sardı. Çocuğunu okşar gibi, sever gibi yeniden, usul usul sardı cıgarayı. Derken sana uzattı. Beklemiyordun.

– Al yak, dedi.

Sen de olur mu abi dedin, Sezar’ın hakkı Sezar’a. Bunca emek verdin, sen yak, dedin haddini bilerek. Racona uymuştu. Senin de eksik kalır yanın yoktu.

Öyle bir duman aldı ki, boğulacak sandın. Sıra yine sendeydi. Soğumasını bekledin. Zaten soğuyasın diye oradan, uzun zamandır gitmiyordun oraya.  Söz vermiştin kendi kendine. Daha doğrusu Mehlika’ya. Bir anlık tövbe işte! Tekke aynı tekke, diye geçirdin içinden. Karşılama aynı karşılama. İçeri girer girmez “Ooo seni gören hacı oluyor,” diye buyruldun masaya. Çerçevede süslü bir yazı asmışlardı duvara, gözün ona takıldı uzun uzun: “Yalandır Dünya Yalancıdır İnsan” Bu yoktu eskiden. Eskisini kaldırmışlardı: “Ne olursan ol gel, ama geldiğin gibi gitme!”

Konuşacak bir şeyler bulamayınca, çevrene bakındın: masa, koltuklar, camı parçalanmış televizyon, duvar boyunca sıralanmış kitaplar, kadife koltukların yumuşaklığı, duvarın eflatun rengi, onun elindeki kehribar tespih… Hepsi ve her şey aynıydı. Her şey yerli yerinde. Koltukların yeri bile değiştirilmemiş. Hâlâ Seyfettin Sucu çalıyordu teypte: “Dam üstüne çul serer leyli de yâr loylu da yâr, bilmem yâr kimi sever…” haliyle aklına düştü. Tekrarbetekrar. Buğulu gözlerle dalınca uzaklara o,  kasedi değiştirdi birden. Doğruydu tahminin. Daha güzel olunca kafalar, Kazancı Bedih söylemeye başladı bu kez: “Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı…”  İçtikçe batıyor, battıkça buğulanıyordunuz.

Yalnız o ara, Hikmet Abi’nin ölümüne çok üzüldün. Karşındaki de kahrolmakla kalmadı, hayata küstü sanki. Boncuk boncuk gözyaşlarını içine akıttı. Ardından damardan ve insanı duman eden bir şarkıya eşlik etti: “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın…” duman ve damar bir hayli etkilemişti ki onu, derinden bir of çekti, ulan felek bu ne ayak, dedi. Demişken diyelim dediniz. Andıkça analım. Hikmet Abi ki kuş beslerdi bu dünyada, dedin. Dövüş horozu yetiştirirdi. Neydi o, bi duman almayagörsün ya da içli bir şarkı kulağına dolmasın, gözleri baygın baygın bakar, altın dişleri birdenbire parlar, olur olmaz söylerdi: “Küçücük tren kocaman ray/ Vay anam vay!” O uğultulu ses kulaklarındaydı hâlâ. Rivayet miydi, hakikat miydi bilmiyordun, ama onun dillerden dillere dolaşan hikâyesi, duyduğun en esaslı aşk hikâyesiydi. Sevdiği kadın evlenince başkasıyla, gerdek gecesi öldürmüş ağyarını. O gün bugün hep burada, asılmış her gece. Kuru üzüm, bal ve bademle beslemiş kuş ve horozlarını bu arada. Kendi gerdek gecesi öldürüleceğinden mi korkmuş ne, evlenmemiş bir daha. Allah ruhunu şad etsin, dedin. Toprağı bol olsun, dedi. O toprağa iki damla gözyaşı akıttı sonra.

Ortalık iyice duman altıydı. Olur olmaz neşeye boğuluyor, gerekli gereksiz kahkahalar savuruyordunuz ortalığa. Sıra sendeydi. Bu ortamın tek şaşmazı, sıranın kimde olduğuydu. Derinden bir duman aldın. Aklında Mehlika. Duvarlarda, yanı başında, pencereden uğrun uğrun içeri giren ay ışığında, her yerde, her tarafta Mehlika. Ah!

Şimdi değil, çıkınca arayacağım onu, dedin. Sana bi çift lafım var, seviyorum seni, başka seçeneğim yok, diyecektin.

– Ne o, daldın gene, dedi.

– Yok bir şeyim, dedin.

– Sevda mı yoksa…

Başını usulca önüne eğdin.

“Belli belli, hem de karasından” dedi. Elini omzuna koydu, bir dostluk belirtisi, hafifçe gülümsedi.  İnsan hangi durumda olursa olsun, bir çift göz kendisine baksın istiyor diye düşündün. Zihnin Mehlika’ya ait anılarla dolup taşarken, bu anılar kalbinde ince bir sızı olup donuyordu. Üşüyordun. Durmadan üşüyordun. Utanmasan ellerini hohlayıp, hüngür hüngür ağlayacaktın. Olmadı. Onu da başaramadın. Yapsaydın rahatlayacak, bugün bu durumda olmayacak, her şeyi hatırlıyor olacaktın. Sen amansız ağrılarının dinmesini beklerken, “Şu mahkemelik olan yetmişliklerin hikâyesini biliyor musun” diye sordu sana. Başını yok anlamında sağa sola çevirdin. Onun gözlerine baktın iyice kaymış hadi anlat, ne duruyorsun, der gibi. Başladı anlatmaya, senin yüreğine dokuna dokuna.

Dedi: “Yetmiş yaşlarında bir kadın kocasını vermiş mahkemeye. Boşanmak için. Duyan duymayan herkes merak içinde. Bu yaştaki bir kadın niçin boşanmak ister ki kocasından? Ölümün eşiğindeymişler zaten. Herkes herkese kulak olmuş. Olay bi anda ülkenin gündemine oturmuş. Bütün gözler bu olayda. Mahkeme salonu hıncahınç doluymuş da çıt çıkmıyormuş oradan. Yalnız gazetecilerin flaşları patlıyormuş, çat çat çat diye. Neyse, iğne atsan yere düşmez yerde, kadın kalkmış ayağa ve başlamış anlatmaya. Hâkim Bey Evladım demiş, ben bu adamla daha on sekizimde evlendim. O zamanlar deli divaneyiz birbirimize. Eksik olmasın bunca yıldır bi hatasını da görmedim. Yalnız biz evlendikten birkaç yıl sonra anladık ki, bizim çocuğumuz olmuyor, olmayacakmış. Kusur kimde diye sormadık, incitmek istemedik birbirimizi. Nefes alıp dinlenmiş de bir süre, yutkuna yutkuna devam etmiş sonra. Neyse demiş, başınızı fazla ağrıtmayayım, sonra nasıl olduysa eşim eve bir gün bir çiçekle geldi. Gayet güzel bir çiçekle. Nasıl sevindim anlatamam. Madem bizim çocuğumuz olmuyor, bu çiçek bizim çocuğumuz olsun, dedi. Bu çiçeğe çocuğumuzmuş gibi bakalım. Ama şunu da eklemeyi unutmadı. Bu çiçeğe her gece en az bir kez su verilmesi gerekiyor. Kabul mü? Kabul. Ben boynumda her gece bir sızı, geceleri erken uyur, yorgun düşerdim. Eşim de bunca yıldır her gece on ikiden sonra uyandırdı beni ve çiçeğe su vermeye gönderdi. Derken çiçeğimiz büyüdü büyüdü, bahçede kocaman bir yer kapladı. Ama ben, her nedense geçen gün fark ettim ki, hep ben su verdim bu çiçeğe. Yaz demedim, kış demedim, boran fırtına demedim, su vermeye indim bahçeye. Bir gün olsun gidip su vermedi çiçeğe. Oysa bu çiçek ikimizin çiçeği, bu çocuk ikimizin çocuğuydu. Ben çiçeğimi de çocuğumu da alıp boşanmak istiyorum Hâkim Bey Evladım, demiş. Dayanamamış, hıçkıra hıçkıra ağlamış o ara.

Salondakiler adamın bu bencil davranışı karşısında boğmak istemişler onu, ama mahkeme salonu olduğundan kimse kıpırdayamamış bile yerinden. Hâkim bile tarafsız olması gerekirken Beyamca demiş, anlat bakalım hele. Hep bu zavallı kadıncağızı gönderdin, bir gün olsun gidip su veremez miydin çiçeğe?

Beyamca elinde bastonu, kamburlaşmış sırtı, ağarmış saçları, öbür elinde kasketiyle zorla kalkmış ayağa. Hâkim Bey Evladım demiş, hanımımın anlattıklarının hepsi doğrudur. Doğrudur hepsi. Ben demiş, askerliğimi reisicumhurun bahçıvanı olarak yaptım. Hangi çiçek su ister, hangisi güneş, hangisi ne kadar gübre, ben çok iyi bilirim, demiş. Aslında getirdiğim o çiçeğin ne suya ne de güneşe ihtiyacı vardı. Böyle deyince beyamca, salonda bir gürültüdür kopmuş. Hâkim de sinirlenmiş tabii, susturuvermiş salondakileri. Beyamca hafif öksürdükten sonra, teker teker anlatmaya başlamış tekrar. Birer birer, canım canım anlatmış. Bunca yıldır eşimle birlikteyim, bir gün olsun ayrı kalmadık birbirimizden. Buraya bile birlikte geldik, demiş. Kimisi etkilenmiş bu cümleden, kendini tutamayıp ağlayanlar bile olmuş. Bunca yılın sırrını açıklayacağım için de bir hayli üzgünüm, demiş. Beyamca öksürmüş tekrar. Hâkim Bey Evladım demiş, bu söyleyeceğimi eşim de ilk defa burada öğrenecek, demiş. Biz doktor doktor, kapı kapı dolaşırken, anlaşıldı ki eşimin boynunda bi tutulma var. Bu tutulma da yorgunluk ve sürekli uykuya yol açıyor. Geceleri en az bir kez bu boyun hareket ettirilmezse eşin ölecek, dediler. Ben de düşündüm taşındım ve bu çiçeği almaya karar verdim. Geceleri on ikiye kadar da uyumadım. Çoğu zaman kıyamadım da, boynu ve ölümü geldikçe aklıma uyandırdım onu o tatlı, nazlı uykusundan. Çiçeğe su vermeye eğilince boynu da hareket eder diye düşündüm. Ben de yaz demeden, kış demeden, boran fırtına demeden, eşimin bahçeye gidip gelişini aşkla seyrettim pencereden, demiş.”

 

Sen sus pus, ağzın açık dinlerken onu, bu hikâyeyi Mehlika’ya mutlaka anlatmalıyım, diye düşündün. Sen düşünedururken:

– Ben severim kelimeleri, bilirsin, dedi sana.

– Bilirim, dedin. Onun için buradayım zaten.

– Aşkla seyrettim pencereden demiş ya beyamca, pencere ne demektir, bilir misin diye sordu sana.

– Bilmiyorum, dedin.

– Bak, dedi. Pencere, penc ve re kelimelerinden oluşuyor. “Penc”, şu tavladaki sayı, yani beş demek. “Re” ise yol demektir. Burayı, şu dört duvarı düşün. Hangi tarafa gitsen yol yok, kapalı. Pencere de bu dört duvarın arasında açılan beşinci yoldur, unutma, dedi.

Biz de sanırız ki, bu içtiğimiz meret bize pencere oluyor. Zaten Leyla olmuşuz, Mecnun olmuşuz aşktan, bu meret de bizi kör ediyor, kör, dedi sana.

İki Samsun daha patlattın. Teypte bu kez Neşet Ertaş: “Hata benim günah benim suç benim…” Sen aklında Mehlika, ona söyleyeceklerini hesaplarken, iki gün iki gece susmuşsunuz gibi, söze başladı tekrar.

 

– Memo var, bilirsin. Tufacı. Gündüzden Doğan’la gözlerine kestirmişler bi mini marketi. Geceleyin kıracaklar asmayı. Ama önce bi teşhis, iş bittikten sonra nereden kaçarız diye. Kafalarına koyunca bunu, başlamışlar tabii gündüzden çekmeye. Vur dumana gel imana! Kafaları zilzurna. Sonra Doğan ben gelmiyorum demiş, başka geceye kalsın. Memo’nun inadı inat. Oğlum Memo sen o kafayla kalk, tek başına indir asmayı, içeri gir. Sonra da o dumanlı kafayla, yerde bi gazete parçası gör, üzerinde çıplak kadın resmi. Çıplak dediğim de sadece memesi dışarıda. Yüzü bile seçilemiyor. Memo bu, dayanır mı! Orada asılmış malafata. Yüklenmiş otuz bire. Bilmem kaç posta. Sonra da o kafa, o yorgunluk, hangi vücut dayanır buna! Memo oracıkta sızıvermiş. Sabahına da enselemişler tabii. Görüşe gitmiş Doğan, biraz para indirmek için. Görüşte Memo dayanamamış, kusmuş Doğan’a bunları.

Bu kez de neşe ve keyif içindeydiniz. Kahkahalarınızdan sonra derin bir sessizlik kaplayınca ortalığı, niye otuz bir diyorlar, biliyor musun, dedi. Niye otuz iki değil, otuz beş değil, otuz bir? Sen bilmiyorum, dedin. Utandın.

– Demek hiç merak etmedin, dedi.

Biraz da güç almak için olacak, kül tablasına uzandın.

– Bak şimdi ettim, dedin.

– Hoşuma gider kelimeler ve kelime oyunları, dedi tekrar.

– Bilirim  bilirim, dedin.

Arapçada ebced hesabı vardır. Yani her harfin, her kelimenin bir rakam karşılığı var. “El” kelimesinin de rakamsal karşılığı otuz birdir, anladın mı, dedi. Yanlış anlamayasın, bu söyleyeceğimi de kelime oyunu sanma. Yoksa, senden bir şüphem yok, dedi. Yüzün kızardı. Kafan o biçim, saat gibiydi. Çokça sustunuz. Birbirinizin gözüne bakamadınız. Suskunluğu bozmak istercesine, neymiş kelime oyunu olmayan, dedin. Gözlerini gözlerine dikerek, şakır şakır öten tespihin tanelerini elinde gezdirirken,

– Peki, bu içtiğimiz meretin kelime anlamı nedir, diye sordu.

– Bilmiyorum, onu da bilmiyorum, dedin.

Bu da Arapça sırrın çoğulu demektir. Yani sırlar. Anladın mı, beyamca gibi sırrını açıklamak zorunda kalma. Burada ne gördüysen, ne duyduysan, neler hissettiysen unut, unut gitsin! Sır ifşa edilmez. Burada olup biten burada kalır. Anladın mı, dedi. Kızarmış yüzünü gizleyemedin.

– Haydi, cıgaraya son bir defa vur da öldür onu, dedi.

               Zıvanayı yakan kor, parmaklarını da yakmasın diye usulca tuttun cıgarayı. Ağzına götürüyordun ki, cıgaranın ateşi yere düştü.

– Vay be, dedi. Bi cıgarayı bile öldüremedin. Bak dayanamadı, intihar etti.

Artık kalkmış gidiyordun, bi dahaki gelişinde unutma da sana şahmaranın hikâyesini anlatayım, dedi. Beniâdemin ihanetinin hikâyesini…

 

Tekkeden çıktın. Kafan bir hayli duman. Aklında çocukluğun, babanın tütün ve alkol kokan azarlamaları, annenin dinmez haykırışı, kuyulardan kuyu beğenişin, aksayan ayağın, sen yürürken topallayan, lal olan dünya, aklında boynunu sıkan, paramparça geçmişin… Aslında uzun hikâyen, bunları, bütün bunları biliyorsun zaten. Ondan iki saat öncesine kadar harmandın. Kırmıştı işte kafanı. Ulan Mehlika, bana varsan ölür müydün acından, diye söylendin. Eve gidecektin. Bi taksiye binsem, annesinin başlık parasını isteyecek, diye vazgeçtin. Yol uzun, adımların kısaydı. Sekiz çiziyordun kaldırımlarda. Dünya dar mı dardı. Yekten koluna girdi biri. Girdi mi gerçekten! Sanrıların tuzağına düştün yeniden. Ürperdin. Cüzdanını yokladın. Ayrılırken bi plaka vermişti sana, sonrası için. Ayılmak istedin, ayılamadın.

Yüzüne baktın kolundakinin, çıkaramadın. Aynen sana benzeyen bir yüz. Kolay değildi sana benzeyen bir başka yüzle dolaşmak.

“Biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden, demişsin bir öykünde” dedi. Demişsem demişim, bir şey mi oldu, dedin. “Geldim işte” dedi. Daha bir sıkı sokuldu koluna. Dirseğinle yokladın belini, silahı var mı diye. Öbür tarafında olabilir diye düşündün. Korkağın tekiydin. “Ne o, yoklama mı çekiyorsun bize” dedi. Bir şey diyemedin. Bir-sıfır. Ayık görünmüyordu o da. Gecenin kaçıydı, bilmiyordun. Ben söyleyeyim sana, gecenin tam üçüydü. Sokak lambalarının aydınlattığı kadarıyla gördün. Geniş mi geniş bir yüzü vardı. Solgun. Alnında bir ben. Hafif sakal. Sabah karşılaşsan bununla, yüzünün sadece gözlerinden oluştuğunu düşünürdün. Öyleyse hoş geldin, dedin ona. Tebessüm etti. Bir-sıfır öndeyken durumu berabermiş gibi göstermek gibi bir şeydi bu tebessüm. Oldu mu sana iki-sıfır. Çıkarıp sigara verdi. Samsun 216. Yaktınız birer tane. Sanki seneler geçti, yol bitmiyordu. Nereye gidiyordunuz, onu da bilmiyordun. “Tekkede Bahar’ı bilir misin?” diye sordu. İyi bilirim, dedin. Şaşırdın. “Oku o zaman” dedi. Ben okumam, sen oku, dedin. Elini kolundan çekip, gökyüzüne seslenir gibi, haykıra haykıra okudu.

Duaya açılmış gibi duran ellerini indirip, cebine koydun sonra. Bu eller, senin ellerindi. Ses senin sesin. Haykırış senin haykırışın. Sokakta karşılaştığın mı, o da senin ta kendindi. Sonrası mı? Sonra, ikiz bir hayalet gibi dolaştınız sokaklarda. Birbirine yapıştırılan bir çift kâğıt gibi. Ayrılırken:

– Bazı sözleri söylemek, yapmaktan zordur, dedin.

 

 

 

Gece Silgisi

 

Kokulu silgi

Geldiler.

Öyle çoktular ki, teker teker geldiler. Alınları ter, gözleri kin, kocaman kocaman ayaklarıyla geldiler. Sıra sıra dizdiler, ellerimiz havada, duvara dayadılar bizi önce. Neden sonra, duvara çarpan dualar döküldü annemin ağzından; şeyh, pir ve evliyalara…

Ne yalan söyleyeyim; kara kara, uzun uzun silahlarını görmüştüm daha çok önce. Bir keresinde kaleye yediğim golden, topu getirmeye giderken karşılaşmıştım onlarla. Yanaklarıma yediğim tokadın sızısı bendedir hâlâ. Anlatmamıştım anneme, hâlâ bilmez. Bilse, gider kafalarını kırardı herhalde. Hiç kimseye abinden bahsetme demişti annem, bir keresinde. “O İstanbul’a çalışmaya gitti, tamam mı?” Tamamdı. Ben de zaten hiç görmemiştim onu. Duvarlarda asılı fotoğrafları olurdu. Annem bakar bakar, dudaklarında dualar biriktirirdi. Sahi, annem neden hep dua ederdi? Ne zaman hatırlasam onu; lahavle, suphanallah ve Allahuekber… Sevgiyle bahsederlerdi abimden; özlemle, hasretle… Yaşıyor mu diye telaşlanmıyor da değildiler hani. Kaç kez öldü dediler; duvarlardaki fotoğraflara kara örtüler atıldı. Ondan söz açılınca, annem neden hep ağlardı? Bunca ah ve bu tespih çekmeler kimeydi? Yas evi denirdi bu eve. Abim; cesurmuş, gururuna düşkünmüş, onun için gitmişmiş. Konu komşularımız beni benzetmezdiler ona. Beş parmağın beşi bir değilmiş işte. Bilmem kime çekmiş bu derlerdi. Zoruma giderdi. Ama annem, severdi beni.

Abimi ilk görüşüm. Bu bize ilk gelişi. Ama o, hatırlıyor beni. Baktım benden uzun. Üstelik yakışıklı mı yakışıklı. Annem az bile anlatmış. Benim gibi topal değil. Diğerleri ona komutanım demekte.

Abimdi.

Dönersek güzel bir maç yapalım, dedi yanındaki: “Bu kez sizi yeneceğiz, üstelik öyle kafa golleri de atamayacaksınız.” Annem, o eskiden de hep top oynardı, dedi. Abim: “Beni takımlarına almak için kavga ederlerdi; hep ileride oynar, gollerin çoğunu ben atardım,” dedi. Sonra beni gösterip, “Dışarıda görsem tanıyamazdım,” dedi. Anne baksana, bana benziyor demişti galiba. Ya da ben öyle sanmıştım. Öyle desin istemiştim; ama o demedi. Ben ne yapayım? Silahına dokununca, kaşlarını çatmıştı bana. Annem onu daha mı çok seviyordu, ne! Yıllar yılı başına bağladığı kara yazmasını ve fotoğraflardaki örtüleri atmış, rengârenk elbiseler giymiş, sanırsın eve yeni gelin gelmişti. Kaç kez başındaki yazmayı çıkar diye ağlamış, sızlamış, tepinmiştim. Ama o, çıkarmamıştı işte.

Ben o yaşta, annemden utanırdım o zaman: Başındaki yazmasından, altın dişlerinden, alnındaki dövmeden, en çok en çok da Türkçe bilmeyişinden, öyle çok utanırdım. Sırf bu yüzden; annemin okula gelmesini istemez, sınıf arkadaşlarımdan hiçbirini evimize götürmez, sokağımızın yakınından bile geçirmezdim. Öğretmenimizin ünite dergisinde gösterdiği anneler, neden farklıydı benim annemden? Benim annem, neden şişman ve hep siyahtı?

 

Niye öyle çoktular, saydım saydım bitmediler. “Aramaya başlayın,” dedi, en büyük ve en sert ses. Sıra bende. Titreyen dizlerim. Sanırsın misafir odasındaki vazoyu kırmışım. Hiç ummazdım, ama beni geçtiler, annemi de… Odalara dağıldılar sonra, kiler ve banyoya. Soba borusu deliğine, odunluğa bakmayı unutmadılar. “Yukarıda Allah, yerde biziz” dediler. Kimimiz, kimsemiz yok, derdi annem. O an inandım. “Hiç kimse yok,” dedi boğuk bir ses. Nefes alıp verişini duydum, annemin çok şükür diyen sesini. Döndüm, göz göze geldik onunla. O mavi gözlü olanıyla. Göz kırptı, cebinden şeker çıkardı, başımı okşadı. “Oğluma almıştım, sanaymış kısmet,” dedi. Anneme döndüm.  Sandım ki bana bakmıyor. Şekeri aldım. Büyüyünce ben de onun gibi olacağım, dedim. Silahlarım olacak; beni hep kaleye koyan takım kaptanını korkutacağım. Sanki bir tek abimin mi var, benim de olacak. Haki elbiselerim olacak; sağ elimi alnıma götürüp diyecektim ki: Merhaba! Kocaman kocaman ayaklarımı düşündüm sonra. Sakalımı uzatacaktım upuzun… Annem duymasın, sonra çok kızar. Onların kötü olduğunu anlatmıştı bir bir, çok zaman önce. Unutma demişti, e mi! Nasıl hatırlamam…

Annemden duydum: Abimi bulmak için karakol kuracaklarmış bu evde. “Rahat olun ve beni iyi dinleyin, gitmemiz de gitmememiz de size bağlı,” dedi en tanıdık ses. Bense korkardım bu sesten. Gözlerim büyür büyür de öyle bakardım ona. Belli, daha çok kalacağız burada, dediler. Annemin eteklerine tutundum. Bitmeyen dualarıyla annem, sanki unutmuştu beni. “Korkma, büyüyünce unutursun” demişti içlerinden bir diğeri.

Unutmadım.

Perdeler çekildi. Annem durmadan sustu. “Demek nereye gittiklerini öğrenemeyeceğiz” dedi, en korktuğum ses. Öyle çok beklediler. Annem sanki lal. İçinden dualar okuduğu belli, gözleri yukarıda, elleri tespihinde. Yine göz göze geldik onunla. Yine göz kırptı, mavi gözlü olanı. “Hangi takımı tutuyorsun” diye sordu:

– Galatasaray, dedim.

– Ben de, dedi.

Evet evet, onun gibi olacağım; silahlarım olacak, haki elbiselerim, yere basan kocaman kocaman ayaklarım… Elini boynuma dolayıp yanaklarımı okşadı. Sonunda ter dökeceğim bir sınavdan geçeceğimi sonra sonra anladığım, o uzun soruyu sordu:

– Abinler nere…

– …….

 

Sanki bugüne dek, üzerime titreyen, uyuyayım diye dizlerini bana bağışlayan o değilmiş gibi… Ben o gözleri bir kez olsun, daha öyle görmedimdi. Yıllar yılı, biriktirmiş biriktirmiş de, nice sonra sorabilmişti annem:

– Ben oğlumu bir şekere mi büyüttüm?

                                                                                                                                                               

 

Yoklama defteri

 

– Oğuz!

“Ben buradayım, siz neredesiniz?”

– Yusuf!

“Kaldırım ve sinemalardan sonra; evet evet, buradayım.”

– Sevim!

“Görmediniz beni; bakın, ben de buradayım.”

– Ferit!

“Oradaydım. Düşteydim. Buradayım.”

– O!

“Dost’a gittim, evdeydiler. Buradayım.”

– Onat!

“Kahvede dördüncü arıyorlardı. Gittim, almadılar. Buradayım.”

– Sait!

“Biri hişt hişt dedi sandım. Hep buradayım.”

– Hamdi!

“Zaman zaman buradayım.”

– Ziya!

“Fotoğraf çektirmeye gitmiştim, yeni geldim, mazur görün. Buradayım.”

– Haldun!

“Saatlerin tik taklarına daldım, geciktim. Ama buradayım.”

– Hasan Ali!

“Hangi zaman derseniz, ben nasılsa buradayım.”

– Kahraman!

– …

– Kahraman!

“Hocam onu yok yazın. O, abisinin yerine gitti, dediler.”

 

 

 

Kış Bilgisi

 

Kar ya da tuz

 

Takvimlere bakarak kışın geldiği mi anlaşılır?

İşte düpedüz kış. Kendime, kalbime dönmem için kış. Kim söylemiş dışarıda kar olmadığını? Dur hele, hemen sevinme öyle. Kar yağarken neden sevinilir, düşün bir. Eskilerin kar kuyuları varmış, kiraz mevsiminde hatırlamak için kışı. El mi kaldırdım? Duymadım. Daha yüksek sesle konuşsam…

Akşamsa akşam. Yalnızlıksa yalnızlık. Karsa kış. Durup yedi gün, kırk gece seyredilmez öyle. Öyleyse alnımı ellerime yaklaştırayım. Kaç zamandır ağrıyan alnıma kar suyu dökeyim. Tuza sızı olurmuş kar. Hem zaten, avlumuzdaki kuyuya eğilmiş; kendi yüzümü görmüş, kırılan yine ben olmuştum o kuyunun karşısında. Böylece kendimden bile saklayacağım, benden bana kalan bir sırrım vardı artık: Bütün yolculuklar çocukluğa varmak içindir.

 

Aya bakarak yürüdüm çok zaman. Yanımda nereye gittiğini bilmenin azabı. Tehlikeli bir şeydir çünkü, çocukluktan uzak durmak gerek.

 

Mademki insan bir gecikmedir şu dünyada, kavuşmak fiilinin üstünde ancak ve ancak güzel atlar koşabilir. Madem, gitmekten başka gidecek yerim yok, düğmelerimi ilikleyip öylece çıkmalıyım karşıma. Paltomu da almalı, üşüyebilirim. Malum, mevsim kış. Zaten, aldığım bir gömlek ceza, uykularıma her gece giren annem, bana bir ömür kış biçmemiş miydi? Artık, kendimle karşılaşmanın vaktidir: Kuyulara tutulan aynalar gibi, karşı karşıya bırakılan iki ayna.

Hem, zaten yaz kırkını doldurdu. Hem sağım solum kış. “Ben”den ben’e varmak için, eski defterlerimi –açık bıraktığım sayfaları– okumak için, geldiğim köprüleri onarmak için, önüm arkam hep kış!

 

Dünyanın en uzun gecesini takvimlere bakıp anlıyorlar. Sanki onlar ne anlıyorlar?

 

Uzundur, uzak kaldığım rüyalarıma artık varmalıyım. Yani ki; dudaklarıma uçuk olsun diye uyandığım rüyalara. Demek ben, kendime ancak mendil verebilirim. Mademki kalbime yolcuyum, biraz da tuz almalıyım galiba. Bunlar da ağırlık olsun diye kış taşları. Unutmamalı.

Ben böyle sanki nereye gidiyorum? Ayaklarım geri geri gidiyor. İşte, bir yokuş! Durup dinliyorum. Bir tas su içiyorum o kuyu başında. Bir kova suyu da önüme döküyorum. Yol mu benem, yolcu mu benem, biri gelsin ve kurtarsın beni bu yezidi çemberinden.

 

Bu yol uzun mu ne, uzağa daha çok var.

 

Beni köprülerden, ırmaklardan, dehlizlerden geçiren atımı, adak ağacının gövdesine bağladım. Ağacın toprağına da ben çöktüm. Önümde, üzerime üzerime tıssslayan bir ses…

Bi dakka, siz de kimsiniz, ama adınızı bilmiyorum.

Gözüm bir yerlerden ısırıyor.

Ah evet, yıllar önce öldürdüğüm anne yılan. Bu, en büyük oğlu olmalı. Demek gelip beni burada yakalayacaktı. Düğmelerimi iliklemeyi unutmuşum. Tıssslama uzadıkça uzuyor. Gözlerim büyüdükçe büyüyor. N’olur bu bir kış düşü olsun. Demek burada, bu uzayan yolda, kendimi en güçsüz hissettiğim anda yakalayacaktı. Evet evet, yılan ve kış! Bu nasıl böyle kin? Canınızın nasıl yandığının farkındayım.

Tamam, acınızı da anlıyorum. Ama bu böyle nasıl kin?

Çıkarıp gömleğimi veriyorum:

Unutmuştum.

Pişmanım.

Öyle sanmıştım.

Doğrudur, ihaneti de ben öğretmiştim sizlere.

Lütfen kuyuları hatırlatmayın. Kuyulara bakmaktan geldim ben buralara.

Benim de annem kış başıydı gittiğinde. Gül biriktirdiğim kimsemdi.

Bende de hâlâ kahır. Anlarsınız.

Bir zamanlar doğru sandığım, şimdiki pişmanlıklarıma dönmek için yoldayım. Sizden de biraz tuz var yanımda.

Oldu bi kere.

Sadece siz değilsiniz.

İnanın.

Alnımda birikmiş defterleri görmüyor musunuz?

Zaten kaç zamandır hep böyle kış: Bağışlayın!

Kışın hatırına, yüzü suyu hürmetine verin gitsin.

Günlerdir tövbe defteri tutuyorum yolda.

Ama n’olur!

Yo, hayır!

Lütfen uzak dur.

N’olur! Kalbime daha çok var.

 

Sanki n’olur ben de herkes olsam. Başımda uçuşan çaputlar, bu sürekli öten kar kuşları, alnıma çalışan rüzgâr, sayfa sayfa açılıyorum, neyi söyler? Sol omzumdaki melek iyi çalışıyor. Rüzgârı dinliyor sonra taşlıyorum. Şimdi öpüp başıma koyamadığım eli özlüyorum.

Az önce önümden geçen ben’mişim gibi bir şey. Seslendi: Artık git, o uzak kahrına var, dedi. Tuhaf şey doğrusu, insanı kendi adından birinin çağırması. Ellerim alnımda gittim çok zaman. Tanrım Tanrım, bu kaçıncı imtihan?

 

Cebimde kış taşları biriktiriyorum daha da uzağa gitmek için.

 

Nasıl hatırlamam? Üvey annesine kenger taşıyordu bir çocuk. Heybesi yırtık. Kengerlerin döküldüğünün farkında değil. Toplayıp toplayıp heybesi boş göndermiştim, o an hamur yoğuran üvey annesine. Rivayet edilir ve denir: Hamurlu eller şimdi ayda birer leke. O gün bu gündür ay, anne olmuş o yetim çocuğa. Ah, benim yüzümden, benim yüzümden.

 

Herkes dönermiş bir gün kendi uzağına.

 

Top patlatan biriydim her oyunda. Acemi ve gol yiyen. Mahallede maç yapılırken beni artık, kaleye bile almadıkları bir zamandı. Yeni taşınmıştı –adı Edip’ti– sırf topu olduğu için onu kaleye almışlardı. Böylelikle de takıma. Ertesi gün sahaya cam gömmüştüm: Tuzak ve fak.  Beni sahanın kenarına bırakmışlardı. Ben de kalkıp maçı anlatmaya koyulmuştum. Herhangi bir adım yoktu. Lakabım çok: Topal, topaallll, mesela. Ahh, daha o zamanlar anlamalıydım ancak ve yalnızın kesinliğini, gitmekten başka gidecek yerimin olmadığını, ikinci hâlin imkânsızlığını.

 

Herkes dönermiş bir gün kendi suçuna…

 

Gideceğim en uzak takvimdi annem. Döndüğüm en uzak kış. Annem çok uzundu, uzun bir cümle kadar uzundu, git git bitmiyordu. Veda ve vefaydı bana. Bense ona kusur. Annem gölgesiz’di gibi bir şey ya da öyle sandımdı. Sanki çok küçükken kaybolmuş, gidip bir romana kahraman olmuş ya da gazetelere üçüncü sayfa haberi. Sonra sonra bulundu, gelip bana anne oldu. Sahi, sonra kar neden yağmıştı kaaar? Annemdi beni bu uzağa getiren. Hiç aklıma gelmezdi. Beni ta buralara kadar getirdi; alnımda bir defter birikti. Vah ettim, iki kış arasında buldum kendimi.

 

N’eyledim, ben bu uzağa uzak olayım için mi geldim?

Tuz ya da kar

 

Madem gelmiş bulundum, öyleyse döneyim.

 

Annem annemdi. Alnında ve ellerinde aşiret dövmesinin izi. Annem bana Allah’ı anlatırdı: La ilahe illallah. Türkçe bilmezdi. Utancımdı. Annem gelmesindi veli toplantısına. Öğretmenim onu görmesindi. Kara kavruktu. Altın dişleri vardı. Annem sanki siyahtı. Sınıfımızdaki öğretmen çocuğunun annesine hiç benzemezdi. Sanki ona niçin niçin benzemezdi? Tanrı yorgunken mi yaratmıştı onu, ne! Sanki annem niçin ölmezdi?

 

Niye geldim ki ben buraya?

 

Portakal kabuklarının küçük küçük doğrandığı, incelen boynuma boncuk boncuk, şifa olsun diye takıldığı zamanlardı. Hastaydım. Gövdem parça parçaydı. Annemin adını sayıklayacak yaşa mı gelmiştim, ne! Sonra annem beni alıp okutmaya götürmüştü de. Şeyh, bir mektup nasıl okunursa öyle okumuştu başıma. Et yemem gerekliymiş: ‘‘La havle vela kuvvete illa billah!’’ Oysa benim seneye de giyerim diye alınan pantolonum vardı. Ah, annem annem, tuzak ve fak kurmuştu kar kuşlarına. Daha etliydiler serçelerden. Alnıma isli lekeler çekildi. Solgun vücuduma da gümüş paralar kesildi. Şeyh sonra sonra, üzgün üzgün sözler söylediydi de annem koşup çaput astıydı dallara.

 

Şimdi kuyulara ayna tutan ben, dilimde biten bu kışla nereye kadar…

 

Daha ne olsundu! Onun geriye kalan tek erkeğiydim. Ayrılmama sebebiydim. Sarındığım yorganlar buzdu. Ağzımda kızarmış kar kuşu eti. Annemin anlattığı masallar da ısıtmazdı beni. Annem ayı göstererek üzerindeki lekeleri işaret etmişti: Henüz söz vardı, hepsi bir imaydı.

 

Şimdi kar her yağdığında yüzü kızaran ben, artık mecburum:

 

Dışarıda kar vardı. Sınıfta yaz!

Anneler büyük harflerle yazılır demişti öğretmen. Annenizin adını, defterinizin en baş sayfasının en baş satırına yazınız demişti sonra.

Öğretilen en büyük harflerle yazmıştım: GÜVERCİN.

Nasıl oldu da oldu. En arka sıradan değil de en ön sıradan: Bir parmak, havada!

– Örtmenim, örtmenim onun annesinin adı güvercin değil, KEVOK’tur. *

 

 

 

* Kürtçede “güvercin.”

 

 

 

                                             Uzun Hikâye

 

Uzun zamandır dalgın bakıyordun dünyaya.

Anlat, dediler.

Anlatamam, uzun hikâye, dedin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

_________________________

 

Murat  Özyaşar

 

1979’da Diyarbakır’da doğdu.

Öyküleri AdamÖykü, NotosÖykü, Varlık, Kitap-lık, İmgeÖyküler, KülÖykü gibi dergilerde yayımlandı. “Gece Silgisi” adlı öyküsü İngilizce’ye çevrildi. “Kuyu Ödevleri” adlı öyküsüyle 2003 İnsan Hakları Derneği öykü Ödülü’nü aldı.

DoğanKitap’tan yayımlanan “Ayna Çarpması” adlı ilk kitabıyla “2008 Haldun Taner Öykü Ödülü” ve “2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü”nü aldı.  Bu kitap Bîr adıyla Kürtçe’ye çevrildi ve 2011 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Articles similaires

Tags

Partager