KulturTürk

 

 

 _______________________________

 

YAZARLARA FISILDAYAN YAZARLAR   YAZARLARA FISILDAYAN

YAZARLAR   YAZARLARA FISILDAYAN YAZARLAR

 

« Nasıl Yazıyorlar? » yazarların ne kadar süredir ve neden yazdıklarını, yazdıklarını yayımlatma serüvenlerini anlatıyor.

RADİKAL KİTAP, Dilek Kösedağı

 

 

 

 

 

 

NASIL YAZIYORLAR?

 

Sıradakilere en yakın fısıltılar…

 

 

40 çağdaş Türk yazarıyla söyleşi

En çok sevdikleri yazarlar, eserlerinden en iyi pasajlar, eleştiriler… 

Ali Teoman – Aşkın Güngör – Ataol Behramoğlu – Atilla Şenkon – Aycan Türk – Aydan Gündüz – Buket Uzuner – Bülent Güldal – Derya Çolpan – Esen Özman – Fikret Demirağ – Füsun Akatlı – Gültekin Emre – Hakan Bıçakcı – Hakan Şenocak – Hasan Ali Toptaş – Hasan Öztoprak – Haydar Ergülen – Hüseyin Alemdar – Hüseyin Peker – Kaya Genç – Mehmet Serdar – Meltem Arıkan – Mine Söğüt – Muammer Yüksel – Mustafa Türker Erşen – Nedim Gürsel – Oğuzhan Akay – Orkun Uçar – Osman Özbaş – Özcan Karabulut – Özlem Kumrular – Raşel Rakella Asal – Rıza Kıraç – Sadık Yemni – Semra Topal – Seran Demiral – Sina Akyol – Uğur Kökden – Ümit Kireççi 

NASIL YAZIYORLAR?
Yazarların en önemli ve hassas noktaları yazı odaları… Buralara girmek herkesin harcı değil. Bu odalar korundukça ve kollandıkça yazarlar büyürler. Bu odalar son yıllarda şeffaflaşıyor yazarların iradesi dışında. Yazmanın bir okulu yoksa ve yazı sanatının damarlarından hala kan akıyorsa ustadan çırağa gerçekleşen bu miras yazı sanatının bütün özel niteliklerinin devamı anlamına geliyor.

40 çağdaş yazar kendi odalarını bütün okurlara ve yazarlara açtı NASIL YAZIYORLAR ile. Türk sanatının ve Türkiye’nin ilk yazı sanatı ve kültürü yayıncısı YAZIYOR Yayınları bu kitapla çok önemli bir misyonu yerine getiriyor.

40 çağdaş Türk yazarıyla söyleşi / En çok sevdikleri yazarlar, eserlerinden en iyi pasajlar, eleştiriler

636 sayfa

***

ÖNSÖZ

 

Çocukluğumdan kalma hayal meyal bir imge kitap NASIL YAZIYORLAR? Siyah kapağı ve içinde –belki yazar babamın da sayfalarının bulunduğu ya da bulunmuş olmasını isteyebileceğim- o dönemin birçok yazarının kaleme aldıkları yazılar. Soluksuz olmasa da dönüp dönüp tek tek okumuş olmalıyım yazarların sırlarını ve o kitabı elimde bırakmadığım dönemde karar vermiş olmalıyım yazar olmaya… Okullar, kişilerin birbirlerine zamanın deneyimlerini anlatmayı bıraktıkları sırada ortaya çıkmış olmalı. Bu deneyimleri kontrol altına almak, bastırmak ve bir disipline çevirmekten sıkıldığı anda da insanlar yeniden okulsuz ve anlatmanın yer aldığı deneyimlere kendilerini bıraktılar. Modern anlamıyla yazmak, okulsuz ve kişisel deneyimlerin anlatıldığı bir dönemin gizemli eylemi hâlâ. Yazarın “Nasıl Yazıyorum?” dediği anda bile yeni şeyler öğrenebileceği ilginç bir deneyim. Bu deneyimi kabuğundan çıkarmak, çoklu seslere dönüştürüp bir kitap yapmak istedik. Sözün, yaratmaya dair izler bırakarak yazıya dönüştüğü süreci yarı mesleki yarı da amatör olarak gözlemlemek. Gelenlere, sıradakilere anlatmak için…

HALİL GÖKHAN

 

İTHAF
Bu kitap yaklaşık 6 yılda oluştu. Kitabın yayımlandığını ne yazık ki bazı yazarlarımız, aramızdan ayrılmaları sebebiyle göremediler… Bu kitap Füsun Akatlı, Fikret Demirağ, Ali Teoman ve H. Zekâi Yiğitler’e ithaf edilmiştir.
 

 

iletisim@kafekitap.com
www.kafekitap.com

facebook.com/kafe-kitap  
twitter.com/kafekitap

 

 

NASIL YAZIYORLAR
Alıntılar

 

(Bu kitabı bu kitap yayımlanmadan aramızdan ayrılan üç yazara ve yazar babama adıyorum. H. G.)

 

 

ALİ TEOMAN (1962-2011)

 

“Son yaklaştıkça, anımsanan birtakım imgeler kalmaz artık, yalnızca sözcükler kalır. Zamanın, bir zamanlar benim sözcülüğümü etmiş sözcüklerle, bana yüzyıllarca eşlik etmiş olan kimsenin yazgısını simgeleyen sözcükleri karıştırması garip değil aslında. Homeros olmuşluğum vardır, yakında Hiç kimse olacağım Ulysses gibi, yakında Herkes olacağım, öleceğim.”

Ama yazın dünyası göz önüne alındığında, ben kim oluyordum da, böyle bir oyun oynamaya cüret ediyordum ki? Yalnızca bir meraklı, bir hevesli, bir müptedi, hayır, bir müptedi bile değil, herhangi birisi, dış kapının mandalı, koca bir hiçtim. Ama, bilindiği gibi, “kediler krallara bakabilir”.

Öykülerimi götürdüğüm bir yayınevinin editörü, biraz sıkıntılı bir tavırla, bu öykülerin “Osmanlı edebiyatı” [sic] olduğunu söyleyerek dosyamı geri çevirmişti.

 

….Ve karadelikler, yollarına çıkan her şeyi oburca soğuran o dipsiz kursaklar, denir ki, süpernovaların karaşın ardıllarıdır.

Lambda, omega, lambda.

Psi!

SÜPERNOVA: Ananın amında patlayan yıldız!”

(Karadelik Güncesi)

 

 

ATAOL BEHRAMOĞLU

 

Başlangıçta dergiler heyecan vericiydi. Varlık’ta ilk şiirimin yayınlanışı hayatımın en büyük mutluluklarındandır.

İsterseniz bir de sigara ve yazma konusuna değineyim. Tütünün (hiç değilse benim için), yazmayı kolaylaştıran bir etken değil, bir süre sonra düşünmeyi de engelleyen bir zihin durdurucu olduğunu daha lise yıllarında izmaritler kül tablasını doldururken ayrımsadım. O gün bu gündür, yazmak eylemi benim için her zaman, aydınlık bir akıl ve açık bir zihin demektir.

İyi bir kural bilgisi ve uygulamacılığıyla iyi bir teknisyen olunabilir. Ama salt bunlarla sanatçı olunabileceğini sanmıyorum.

Beni heyecanlandıran ilk yazım şiir değil, bir kompozisyon ödeviydi.

 

 

FÜSUN AKATLI (1944-2010)

 

Yazar olarak konumlandığım, ya da kendimi konuşlandırdığım yere kök salıp, bütün sürgünleri o kökten fışkırtmak, her anlamda bir “bütünsellik” saplantısı… Galiba, hedefim varsa eğer, bu!

 

Ne de olsa, “dünkü yazar” değilim. Kendimi neyle temsil edeceğimi kendim seçmek istemem. Eleştirmenlerin yorumlarıyla ilgili olarak da, bir editör çalışması gerekir bence.

…tanışmadığım, ama yazılarımla ilgisini çekebileceğimi sandığım Ferit Edgü’ye bir mektup yazdım. Bugün bile daha çok bekleyebiliyorum yeni bir kitabımın yayınevine tesliminden sonra.

 

 

SİNA AKYOL

 

Ankara’da, Ulus’ta geziniyordum. Gazete-dergi satan bir büfeden satın almıştım, derginin adı Çağrı’ydı. “Fikir Sanat Dergisi (ya da Mecmuası)” yazıyordu kapağında. Şöyle bir karıştırdığımda şaşırdığımı hatırlıyorum. Demek ki insanlar yazdıkları yazıları-şiirleri bu tür dergilere gönderiyorlar, bu tür dergiler de yayımlıyordu o yazıları-şiirleri. İyiydi öyleyse, ben de gönderseydim ya! Gönderdim. Yayımlanan ilk şiirimdi. Adı ‘Ölmek’ti. Yıl 1967’ydi. On yedi yaşımdaydım o zaman.

 

Bildiğim kadarıyla, sokaklarda dolaşırken, kendi içine söyleye söyleye, ettiği şiiri ezberine alırmış üstat, nihayetinde de kâğıda geçirirmiş.

Yine bildiğim kadarıyla, içtiği cigara paketlerinin üstlerine notlar alırmış Necatigil.

 

Ben mi? Pastanede de yazmadım, meyhanede de. Ne yazdıysam, kampa çekilip yazdım.

 

‘Efsanevi’ şair Attila İlhan’ın pastane takıntısını bilmeyenimiz var mıdır? Kendilerinin İstanbul’daki pastane serüvenlerini ordan-burdan okuyup dinledikten sonrasıdır….

 

Şimdilerde mi? Zannımca bilmekteyim niçin yazmakta olduğumu. Hakan Cem’le yaptığımız bir söyleşide şöyle ifade etmiştim bunu: “Pek çok defa belirttim; şiirin, dille en çok yıkanmış söz sanatı olduğuna inanırım. Ama bu, şiirin kahve-konyakla alınabilecek bir incelik olduğu anlamına gelmez. Çünkü şiir, kalın bir inceliktir. Ben ki, ‘Şiir tanımlanamaz’ diyenlerdenim, buna rağmen, ‘Şiir kalın bir inceliktir’ diye, bir bakıma bir tanım da yapıyorum. Öyleyse düpedüz ‘çelişki’ içindeyim. Doğrudur! Ama şiirin doğrusu eğridir. İşte benim ‘slogan’ım.”

 

 

OĞUZHAN AKAY

 

TRT’den darbe sonrasında nedensizce başka kurumlara sürülen 101 kişiden biri de bendim. Yüz birinci adam…

Genetik tümüyle. Elim kalem tutmaya başladığı zamandan beri yazıyorum. Sonra daktilo, sonra bilgisayar…

Yayınevine gelen Cemal Süreya’nın eline, cesaretimi toplayıp şiir dosyamı tutuşturdum bir gün. Okuyacağını sanmıyordum…

Kendi aralarında eğlenir gibiydiler. Neyse, sonradan bende kumaş olduğunu söylediler. Yazmayı sürdür dediler, çıktım.

Sakarya Caddesi’nde, neredeyse bir tuvalet büyüklüğündeki bir odada, dergi kolilerinin arasında her akşam birimiz nöbet tutardık, birisi uğrarsa dergiye, uğrayanla konuşsun, ilgilensin diye…

 

Bir zamanlar Sunay Akın, Akgün Akova, Küçük İskender, Nur Blum ve başka şair arkadaşlarla Şiir Cumhuriyeti kurma etkinlikleri yapıyorduk. Bu biraz da o dönemde Poetika’yı gerçekleştirirken genç şairleri dışarda bırakan Hilmi Yavuz, Özdemir İnce ve diğerlerine karşı başlatılmıştı… 24 saat Nâzım şiirlerinin okunduğu bir gece düzenlemiştik. Yüzlerce kişi katılmış ve sırasıyla şiir okumuşlardı… Rüya gibi bir geceydi.

 

 

HASAN ÖZTOPRAK

 

İlk romanım İmkânsız Aşk, Can Yayınları’nda yayımlandıktan sonra ilginç bir serüven yaşadı. Orada dosyam ilgiyle karşılanmıştı. Dosyayı yolladıktan bir hafta sonra telefon geldi, herhalde reddedildi, diye düşündüm. Yanılmışım. “Dosyanı yayımlıyoruz,” dediler. Can Yayınları’nın o zamanki editörü İlknur Özdemir hararetle karşıladı İmkânsız Aşk’ı, büyük bir destek verdi. O zamanki editörlerden Cemil Kavukçu dosya için yazılı olarak olumlu görüş bildirdi. Böylece kitap yayımlandı ve yayımlanır yayımlanmaz da müthiş bir karalama kampanyasına maruz kaldı, bazı yakın sandığım arkadaşlarım bile katıldı bu kampanyaya. Ama bir edebiyat eserine gerektiği gibi yaklaşan çok sayıda insan da vardı. Yayınevi kitabın arkasında duramadı. İlk birkaç ayda yedi baskı yaptıktan sonra yeni basımı aradan geçen neredeyse 10 yıl sonra yapılabildi İmkânsız Aşk’ın.

 

Bir defterim vardı, on dört, on beş yaşlarındaydım. O deftere sevdiğim şiirleri yazardım, Nâzım Hikmet’ten, Ahmed Arif’ten, Orhan Veli’den…

 

Bir gün yazmak ihtiyacı hissettim, sandım ki yazarak biriktirdiğim sıkıntılardan kurtulabilirim. Olmadı; yazdıkça sıkıntılarım arttı, sıkıldıkça yazmaya devam ettim.

Ben o zamanlar Türkiye Komünist Partisi üyesi idim ve illegal çalışıyordum, müstear isimle (Hasan Sabri) yayımlamak zorunda kaldım. İlginç olan, o derginin entelektüel Müslüman şairlerin dergisi olduğunu şiirler yayımlandıktan sonra öğrendim, onlar benim solcu olduğumu biliyorlar mıydı farkında değilim.

 

“Her edebiyat etkinliği belleklerde yer etmeyi hak eder,” gibi bir bönlük yapmayacağımı bilirsin. İyi bir öykücü olan arkadaşım, sık sık, “Edebiyat çöptür,” derdi.

 

Hayatı da edebiyatı da fazla ciddiye almamak gerekir, ciddiyet otorite gerektirir zira. Hepsi bu…

 

 

GÜLTEKİN EMRE

 

Durmadan yayımlanmayan şiirler yazmamın nedeni sık sık âşık olmamdı o yıllar.

 

Yalnızca birkaç bölümü gün ışığına çıkan ama henüz tümüyle yayımlanmayan upuzun şiirim Merkezkaç’taki deneyselliği saymazsam, kurguyu öne alan biri olmadığımı söylemem olası.

 

Onun Zafer Çarşısı’nın içindeki Toplum Kitabevi’ne uğramak benim için vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştu öğrenciliğimde ve memuriyetimde. Hemen hemen her gün uğruyordum bu daracık, tüm rafları tıka basa kitap dolu mekâna.

 

Murat Yalçın anlatmıştı. Enis Batur’la bir kahvede oturuyorlarmış. Birisi Enis’e yaklaşmış ve “Siz Gültekin Emre misiniz?” diye sormuş.

 

Bir ara “Ressam Şairler, Şair Ressamlar” diye bir kitap hazırlamak için kolları sıvamıştım. Yarım kaldı. Sanatın öteki alanlarının yazarı beslemediğine inananlar da var mı acaba?

 

Ha, dergi çıkarma düşünceniz var mı hâlâ diye bir soru sorulsaydı, şu yanıtı vermek isterdim: Artık ParantezŞiir-lik ve kısa ömürlü Melezgibi dergiler çıkarmak için zamanım yok hevesim olsa da. Akatalpa dergisinin yazı kurulunda olmak dergi çıkarma hevesimi besliyor. Bu bana yetiyor.

 

 

HAYDAR ERGÜLEN

 

‘Sevdiğim şairlerin yanında yer almak, onlarla birlikte olmak için’. Doğrusu şiiri ya da yazıyı neden yazdığımı bugüne kadar hiç düşünmedim ve bulabildiğim en iyi yanıtı da bir arkadaşımdan ödünç aldım.

 

Dergileri çocukluğumdan beri, ‘tiryaki keyfi’ olarak sever, izler ve okurum.

 

Şiir okumadan şiir yazılmayacağına inananlardanım, son yıllarda iyice fark ettim ki, film izlemeden de şiir yazamıyorum.

Ülkemizde son yıllarda, özellikle siyasi tutuklu olarak cezaevlerinde ve ‘F’ tipi cezaevlerinde bulunan pek çok iyi şair ve yazar çıktı karşımıza.

 

Eski siyasi tutuklulardan biri olarak Aytekin Yılmaz’ın bu hususta derlediği çeşitli kitaplar var ve bunlardan biri de Hapiste Yazmak (Kanat Yayınları) adını taşıyor. Bu kitabı okuduğumuzda, ‘içerdeki’ arkadaşların hangi zor koşullarda şiir, öykü, deneme ve roman yazdıkları ve yine bunları hangi zorluklarla saklayıp dışarıya ulaştırdıkları ya da ulaştıramadıkları ve yazdıklarının bir daha geri gelmeyecek biçimde kaybolması, acı ve vahim bir Türkiye gerçeği olarak çıkar karşımıza.

 

Ah keşke, şiir bir işe yarasaydı da önceden yazabilseydim! Nerde? Hep gidenlerin, ölenlerin, yananların, yakılanların ardından yazılmak kaldı şiire.

 

“Reklamcılık mesleğim, şiirse sebebim”.

 

 

MELTEM ARIKAN

 

Önceleri hatıra defterime her gün yaşadıklarımı yazıyordum, yaşım biraz daha büyüdüğünde ise babama mektuplar yazmaya başladım.

 

Sanırım yazmaya başlamamın temel nedeni iletişim kurmaktı, yazı ile çok daha rahat iletişim kurabildiğimi de yine aynı yaşlarda keşfettim ama daha sonra yazmak; yaşamı anlamak, yaşamı yorumlamak, kendime ulaşmak için vazgeçilmez bir parçam oldu.

 

Yaşadıklarımızı anlatmak için kalemi kullandığımızda, geriye doğru bakarken, anlattıklarımızın ne kadarı gerçekten yaşanmış ve ne kadarı da zihnimizin kişisel tarihimizi değiştirircesine bize oyun oynayarak kurguladığı bir hayattır.

 

Kitabım basılana kadar her gece rüyamda matbaanın yandığını görerek uyanmış ve ancak kitabımı elime aldığımda gerçekliğine inanabilmiştim.

 

En sıradan, en düz metin bile veya en şiirsel veya en gerçeküstü bir edebiyat eseri bile özünde bir sorunsalı gizlemekte veya tartışmaktadır.

 

Hiçbir felsefi kaygı içermediği sanılan bir polisiye roman bile yazarın suçluluk duygusu veya suç ve ceza kompleksi nedeniyle yazılmış olabilir

 

 

HÜSEYİN ALEMDAR

 

Panik atağım yok ama, bu yaşta göğsümde inanılmaz bir panik!

Hani derler ya, nesnen mi var derdin var! He ya demezler!

De nesne me hadise din! hendese!

 

Sevgilim, beni sen anla, hastayım! Memelerini saymazsam beni iki şey, bal ve süt iyileştirebilir ancak; ki ikisi de senin dilinin altında. Gel, sevişelim… Cennet, sevişmesini bilenlerin cehennemse bunu yapamayanların yeri!

 

 

ÜÇ KIZ ÜÇ ÂH!

 

 Baba, göz cenneti cümlesidir (Üç Hüseyin)

 

Nesnelerle kurduğum ilişkide bile bir şiir vardır dersem yeridir.

 

 

HÜSEYİN PEKER

 

Doğuştan ayrıksı biri olduğumu düşünüyorum. Gün batımından bile farklı anlamlar çıkardığıma bakılırsa.

 

…Arkadaş Z. Özger adına düzenlenen yarışmaya katıldım.

Tansiyonum yükseliyordu. İçkiyi ve tuzu azalttım.

Karım baskı yapıyordu. Emekliydik, bir işe daha girdim…

Kurgu ve yaşantı. İkisi de. Kurguda gerçeğe uygun yaşadığım yerde, yaşantıya dönüşüyorum. Yaşantıda da kendimden boğulduğum yerde kurguyu anar oluyorum.

 

Her yazının başlığı yazının üstünde olur, benim başlık yazının orta yerinde duruyor…

 

İkiçeşmelik. 29 Mayıs 1946’da İzmir’in bu Çingenesi bol muhitinde doğmuşum,

Çingene değilim. Keşke olsaydım. Ama Çingeneye benzediğimi söylerler…

 

ALINTI:

Bir de Hüseyin Peker var, çok yetenekli bir arkadaş, büyük gelişme gösterecek sanıyorum, umamayacağımız kadar büyük gelişmelere açık bir şair/CEMAL SÜREYA

 

 

UĞUR KÖKDEN

 

VATAN (Ankara) gazetesinde dış siyasa yorumları yazdığım dönemde, İstanbul’da yayımlanan Che Guevera’nın Gerilla Günlüğü kitabı nedeniyle, Latin Amerika’daki siyasal koşulları irdeleyen bir ‘değerlendirme’ yazısıydı. 142’den dava açılmıştı.

 

Gazetenin yazı işleri müdürüyle birlikte yargılandık. Aklandık.

 

“Kapitülasyonlar Türkiye’si” başlıklı yazım için, yazıldığı zaman gibi açılan davası da olağan koşullarda ve mahkemelerde başlamış; 12 Eylül’ün ardından sıkıyönetim mahkemelerine devredilmişti.

 

Öykümü Bilgi Yayınevi’nden geri almak durumunda kaldığım zaman, A. İlhan, “Bu hikâyenin ismine hayranım. Zaten Türkiye’de, değerli eserlerin basılma şansı azdır.’’

 

Ne ki, zaman içinde, bu defterlerimin kimi sayfalarını yırtmışım ya da yırtılmış. Belki de, yazdıklarımdan uzaklaştım.

 

O tarihte Kâmuran Şipal tarafından eleştiri oklarıyla acımasızca hırpalanmış, küçük ve masum bir çeviri. Kuşkusuz, ‘Kafka çevirisi’ onun alanıydı; ve ben, yasak alana girmiştim hiç izin istemeden/almadan.

 

 

FİKRET DEMİRAĞ (1940-2010)

 

‘İlk dize Tanrı’dandır’ denir ya, o ilk dize ister Tanrı’dan ya da ‘esin perisi’nden şaire bir ‘fısıldama’ olarak gelsin, ister Hayat’ın biriktirdiklerinin getirdiği ‘patlama’nın ürünü olsun (ki belki de ‘fısıldama’ budur aslında!) sürecin kalan bölümünü şairin kendisi götürecektir.

 

….daha da özellikle sabah-öğle saatleri arasında DAHA VERİMLİ olurum, DAHA İYİ çalışırım ve ŞİİRİN RUHUNU DAHA DERİNDEN DUYARAK (VE DUYURARAK) çalışırım.

 

Benim şiirim ‘yarası açık’, henüz kanayan bir şiir. Çünkü benim şairlik serüvenim (ömrümün çok büyük bir bölümü, 40 yıl) Kıbrıs’taki iki toplumun kanlı-trajik çatışmaları içinde geçti.

 

Fikret Demirağ… Akdeniz’in tam ortasındaki şiir adasının en sakin kıyısı; emin ellerde ve serin bir yaz gününün dost güneşi; tam tepemizde parıldayan sözler fenerinin sadık bekçisi…

 

…Çeşitli kültürler birbirine karışmış, birbirini beslemiş. Ama bu ‘fahişe’ bizim annemiz, toprağımız, yurdumuz…

 

Şiir yazarken işin içine bir ‘büyü’ de karışıyor. ‘İyi saatte olsunlar’ kafamın içinde cirit atıyor yani. Yani bana ‘görünüyorlar!’.

 
ÜMİT KİREÇÇİ

 

“yazdığınızda, yarattığınız karakter ve hikâyenin tanrısı değil kölesi olur, sürekli onları yazmak zorunda kalırsınız” demişti… İşte ben o köleliği kabullendiğim günden beri yazıyorum desem doğru olur.

 

Bahsettiğim Ankara tiyatro serüvenim sırasında illüzyon, kukla, hokkabazlık, pantomim, dans, yaratıcı drama, şan ve oyunculuk kurslarına gittim. Hani o zamanlar biri ne olacaksın dese, vereceğim son yanıt “yazar” olurdu.

 

Öykülerimin en çok eleştirildiği husus da bu olmuştur. “Senaryo olsa tamam da, öykü değil bu yazdığın” sözünü birçok kez duydum.

 

Yine en başa dönecek olursam, “hiç yazar olmayı düşünmüyordum”a vurgu yaparak devam edeyim “yayınlatmak çok uzak bir hayaldi”. Ama…

 

 

AŞKIN GÜNGÖR

 

Mesih’in Klonu çok umutlu başladığım, maalesef yaşanan pazarlama ve tanıtım zaafları nedeniyle hezimetle sona ermiş bir macera oldu. Geriye de ancak bahsettiğim gibi sıkıcı bir anı kaldı.

 

“Yazının var ettiği bir dünyada her şey mümkündür,”

 

(Bakınız, Orkun Uçar, Metal Fırtınaçoksatar olmadıysa, bırakın el üstünde tutulmayı, çoğunlukla yayınevinde bir muhatap bile bulamazsınız.

 

eleştirmen(!)in, konuyu araştırma gereği bile duymadan “yazarı araştırmadan yazmakla suçlaması” cehaletiyle karşı karşıya kalırız ki bu da yaşanmış bir örnektir.

 

Anlayacağınız, Türk yayın piyasasında yeni yazarlar –olası potansiyelleri görülmeyerek ya da göz ardı edilerek– ekseriyetle önemsenmez. Bırakın yeni yazarları, çoğu zaman “eh işte satan” çok kitaplı yazarlar için bile durum farklı değildir.

 

 

ATTİLÂ ŞENKON

 

Uyku henüz eşim ve oğlumun yüzündeki yastık izinde hüküm sürerken, “Günaydın” dediğim ilk kişi, tıraş olmak için aynanın karşısına geçtiğimde gözbebeklerimin içinden bana gülümseyen çocukluğumdur.

“Günaydın” dediğim ilk kişi, tıraş olmak için aynanın karşısına geçtiğimde gözbebeklerimin içinden bana gülümseyen çocukluğumdur.

Karısının cep telefonuna gelen mesajı okuyuncaya dek kendini dünyanın en mutlu erkeği sanan, yürek yakıcı bu gerçekle karşılaştığında ise ne yapacağına karar veremeyen aldatılmış bir kocanın (Bıyık İzi Yalanları); yaşamını küçük tezgâhında kaderine inat çifter çifter paketlenmiş çoraplar satarak sürdüren tek bacaklı bir işportacının (Sırça Zırhlı Kurşun Asker); katı kurallarla yaşamı kendine boşu boşuna zindan ettiğini ancak kanser teşhisi konduğunda anlayan hasta bir adamın (Gökkuşağına İki Bilet) peşine takılır, bilmediğim bedenlerde, tanımadığım duygulara doğru içsel bir yolculuğa çıkarım.

Kahramanlarımla birlikte yaşamaya öylesine alışırım ki, onları “okura emanet olun” diyerek edebiyatın ebedi yolculuğuna uğurlarken tarifi güç bir hüzün kaplar yüreğimi.

 

 

ESEN ÖZMAN

 

17 yaşındaki genç kız belki de yazdığı aracılığı ile gelişip serpilmek ister!… Sözcüklerle flört ederek belki de gerçek flörtün ne olduğunu kavramak ister!…

 

Hep kendime eleştirel bakmak gibi bir illet ile yaşamama neden oldu. Bu nedenle yazdıklarım hep gizli kaldı. Zaten mükemmeliyetçi bir insanım. Hep korktum. Ev hanımının hobisi misali bir kitap çıkarmaktan korktum.

 

Küresel düzen aynılaşma ile birlikte sıradanlaşmayı da dayatınca, yazın alanı bireysel merakı kamçılayan dedikodu kümecikleri haline geldi; “O nasıl yaşıyor? Ben ona benziyor muyum? Ben de ona benzesem mi?” türünden bir okur-yazar ilişkisi gelişmekte…

 

Buna çanak tutan kadın yazarlar da azımsanamayacak sayıda… Yatak odası öyküleri!

 

Ben kendi adıma, belki öykülerimi biraz daha saklamaya devam edeceğim… Belki de, biri beni yüreklendirene dek…

 

 

İstiklâl caddesinde, Galata’nın karanlık, dar sokaklarında dolaşırken, Markiz pastanesinin dibindeki beyaz örtülü masada on altı yaşımın Müslüman acılarını, o dayanılmaz yalnızlığı yaşarken, rastlayamadığım kadın!

 

 

HAKAN BIÇAKÇI

 

Yazdıklarım için yüzde yüz kurgu diyebilirim. Başımdan geçenleri yazmak gibi bir refleksim hiç olmadı. Günlük bile tutmamışımdır doğru düzgün.

 

Gerçeklikle kurmaca arasındaki bağları kurcalamayı seviyorum.

 

Yazdığım öyküler arasında organik bir bağ olduğunu fark ettiğimde bu hikâyeleri birbirine ekleyerek bir romana dönüştürmeyi denedim.

 

Beni çok etkileyen ve yazma sanatımı temsil eden örneği de edebiyattan değil sinemadan vereceğim. 1997’de David Lynch’in “Kayıp Otoban” filmini izlediğimde kafamda birçok fikir aynı anda şekillendi.

 

İşin yazma bölümü sıkıcı, anlatmaya, dinlemeye değmeyecek bir süreç.

 

 

HAKAN ŞENOCAK

 

Bundan sonra ne olur bilmem ama bundan önce yazdıklarım külliyen yalandır.

 

Gençlik yıllarımda sosyalizmi öğrenmek için çok okumak ve yazmak gerekmişti. Onun etkisi çok. Bir de, yapacak daha iyi bir şey yok ki. Olsa paralamazdım kendimi. Zor iş çünkü.

 

Yeni dosyamı koluma alıp rahmetli Erdal Ağabeye (Öz) götürdüğümde bana şunu söyledi: “Senin okutmak için dosya getirmene gerek yok. Ustalığını kanıtladın. İnternetten gönder gelsin.”

 

Ben hayatımın hiçbir döneminde milliyetçi olmadım, olmam, olumlu ya da olumsuz milliyetçiliğe de inanmam; güzelim, birleştirici, kardeşleştirici yurtseverlik varken, neden ırkçı olunur, bunu da anlamam.

 

Büyüleyici. Şimdi Sema’nın romanını aradım, bulamadım. Mutfak dolabının yanına koyduğumu da çok iyi hatırlıyorum oysa.

 

 

MUAMMER YÜKSEL 

     

Kuzenlerimle birlikte hikâye tamamlamaca oynardık; herhangi bir kitaptan ya da o anki isteklerimize bağlı bir öyküyü alırdık; sırayla herkes o öyküyü o noktadan alır, bir diğerinin asla tamamlayamayacağı bir noktaya götürüp bırakır ve onun nasıl tamamladığını görürdük. Saatlerce bu oyunu oynardık.

Yazı yazmak aslında bu nedenle bir delilik. Gerçeklerden bir kaçış. Gözleri açıkken düş görmek ve bu düşe inanmak.

 

Sonra bir gün bendeki açmazı keşfettim: Bir kızla çıkıyordum; ona günün birinde evlenme teklif edecektim bu nedenle bir kitap yazmaya başladım.

 

Yaklaşık olarak bir sene kadar hiçbir şey yazmadım; yazamadım. Ama insanın içindeki yazma mikrobu onun ruhunu kemirmeye devam ediyor.

 

Ben roman yazarken hayal kuruyorum; gerçekte olmayan bir dünyayı yaratıyorum ve onlara canımın istediği her şeyi yapabiliyorum.

 

Ben aslında yazar kısmının biraz şizofren olduğunu düşünüyorum. Normal insanların aklına gelmeyen o kadar çok şeyin onların aklına gelebilmesi için normalin dışında olmaları gerekli; o noktada da şizofreni var; belki sözcük yanlış; şizoit kişilik özelliğinden söz etmek gerekli.

 

Aklıma garip şeyler gelip duruyor; kitap okurken, film izlerken, bir müzik dinlerken, bir hayat olayı karşısında çağrışımlar beni farklı noktalara götürüyor; görüntüler oluşuyor, söylenen sözcükler, onları söyleyenlerin ses tonları ve bu kavramlar kâğıtların üzerinde vücut bulmak istiyor ve bu gerçekten güçlü bir duygu; ben ona uymak zorundayım; onların yazılması gerekli.

 

Kamera açılarını, kostümleri, kitabın içeriğinde olan kanı ve vahşeti nasıl görüntüleyebileceğimizi düşündük. Bu noktadan yola çıkarak yazma serüveninin yanında onunla birlikte yürüyen sinemaya yaklaştık.

 

 

  kafekitap sosyal medya profillerini takip eden üyelerimizi sürpriz armağan ve fırsatlar bekliyor!..

 

 ____________________________________________

 

_______________________________