Hrant Dink

 

C:\Users\rodica\AppData\Local\Temp\54520033.jpg

 

 

(1954-2007)

-Türkei-

 

 

Metin 1
Yaşamın sürdürülebilirliği mi?
(14 Haziran 1996)

 

Zara’nın ileri gelenlerinden birkaçı, o gece, Hacı İzzet’in evinde toplandılar. Kafa kafaya verdiler, uzun uzun konuştular, ince ince düşündüler. Sağa-sola çektiler, öne verdiler geri aldılar. Nihayet gördüler ki olacak gibi değil, tehlike büyük, gelecek karanlık. Birşeyler yapmak gerekiyor.

Kalktılar, topluca kaymakama gittiler. Sözü ilkin Hacı İzzet aldı.

“Efendim ” dedi. “Görüyoruz ki komşularımızı, bütün Ermenileri alıp götürüyorsunuz. Bizim devlet babanın yaptığına bir diyeceğimiz olamaz. Siz bizden daha iyi bilirsiniz ne yapacağınızı. Ama af buyurursanız, bir büyük maruzatımız var ki çok hayati bir durum arzediyor tüm kasaba için, size onu anlatmaya geldik”.

“Lafı uzatma Hacım söyle bakalım ne söyleyeceksen” dedi kaymakam.

“Efendim bizim kasabada evlerimizi onlar yapar, buğdayımızı onlar eler, ekmeğimizi onlar pişirir. Demircisi, marangozu, terzisi ve daha birçok zanaat onlardan sorulur. Eğer onların hepsini alır götürürseniz biz ne yaparız sonrasında. Hiçolmazsa birkaçını bıraksanız.”

Sustu bir an kaymakam. Kalktı oturdu, oturdu kalktı. Elleri cebinde gitti  geldi. Çok zor bir durumda kalmıştı. Birden aklına beyaz atı geldi. Atının nalbantı da bir Ermeni değilmiydi? Hacı İzzet haklıydı. Sağa baktı sola baktı, ayağa kalktı sokağa baktı. Odadakilerin yüzüne bakmaksızın,

“Bakın efendiler dedi. Sizin bu söylediklerinizi ne siz söylemiş olun ne de ben duymuş olayım. Gidin nasıl biliyorsanız öyle yapın. Ama dikkat edin yanınıza alıkoyduklarınız belalı kişiler olmasın.

 

***

 

Terzi Serkis, fırıncı Artin, marangoz Keğam, duvarcı Mığitar ve daha başkaları aileleriyle birlikte böyle kurtuldular o büyük göçten. Zara’da kaldılar ve yaşadılar… Ama bakın nasıl.

Önce din değiştirdiler tümü birden. Müslüman oldular, isimlerini değiştirdiler. Sarkis oldu Zeki, Artin oldu Ali, Keğam oldu Kenan, Mığitar oldu Hakkı…Arsaları, tarlaları evleri ve neleri varsa herşeylerini kaybettiler. Tapuları silindi bir günde. Zara’nın kilisesi saman deposu oldu aynı gün. Uzun lafın kısası, yaşamı idame ettirebilme ya da şimdiki adıyla sürdürebilme derdi onlara herşeylerini unutturdu çaresiz.

Her cuma caminin başmüdavimleri oldular.

 

***

 

Aradan birkaç yıl geçti.Artık herşey bu yeni şekliyle kabullenilir olmuştu Zara’da.Ama o Cuma yaşananlar herşeyi altüst etti aniden.

Sevr antlaşması imzalandı o sıralar. Avrupalı devletler olanları ve şikayetleri incelemek için müfettişler göndermeye hazırlanıyorlardı Anadolu’nun dört bir yanına. Heryere olduğu gibi Zaraya da tabi. Aldı mı Zara’nın mülki erkanını bir telaş. Hemen kilise temizlendi samanlardan, eski şekline dönüştürüldü yeniden.

Caminin önünde o gün değişik bir telaş ve gariplik göze çarpıyordu. Ama bir türlü mana veremiyordu Hakkı Bey buna. Camiye de o gün biraz erken gelmişti. Çeşmebaşında abdestini aldı bir güzel. Niyeti namazda önlerde yer kapmaktı. Hacı İzzet dikildi cami kapısında Hakkı’nın önüne pervasızca. “Oooo hoş geldin Mığitar” dedi aniden. Hakkı şaşırdı bir an. Karşısında duran adam eliyle kendisine karşıdaki kiliseyi gösteriyor ve “senin yerin ora Mığitar” diyordu aradan bunca yıl geçtikten sonra.

“Iııh” dedi. “Bu beni sınıyor herhalde”.

“Estafurullah Hacı emmi. Elhamdüllah müslümanız hepimiz. Bizim ne işimiz var yahu o kapıda” demesine Hacı fırsat vermedi.

“Yok yok Mığitar, evli evine köylü köyüne kardaşım. Sende bilirsin bende ki katıksız hristiyansın sen, git kilisene. hem sonra bak yarın da kaymakama uğra sizin tapuları yeniden hazırlamış. Hem sadece sizinkileri de değil, giden akrabalarınızınkini de sizin üstünüze yazmış. Yarın git onları da al ha! Unutmayasın, kaymakam uzun uzun tembihledi”.

 

***

 

Zara’lı komşumun babasından aktardığı bu olaylar nereden mi aklıma geldi? Nereden olacak, hani şu Habitat vardı ya, yeni bitti de ‘evli evine, köylü köyüne’ döndü. İşte “insan yaşamının sürdürülebilirliği” diye bir nakarat ürettiler orada. Hadi bu hikayeyi okuduktan sonra üç kez peşi sıra hepiniz hızlı hızlı tekrarlayın bakalım.

“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği”

“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği”

“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği”

Ne oldu dilinize öyle kuzum?

İnsan ve yaşam kolay söyleniyor lakin şu “sürdürülebilirlilik” lülüleşiyor değilmi ?

 

 

 

Metin 2

Koltuk değneklerinin halayında
(21 Temmuz 2006)

 

Hergünkünden daha zor bir gün… İsrail Lübnan’a saldırıyor. Beyrut sokakları yeniden delik deşik. Halk yollara koyulmuş yine, ülkeyi terkediyor. Yıllarca süren bir iç savaştan zor sıyrılmış ve son yirmi yıldır kendini onaran bir konuma ancak gelebilmiş olan “Orta Doğu’nun Paris’i Beyrut” şimdi tekrar yıkılmak üzere.

Bölge, İran’ı da Suriye’yi de içine çeken büyük bir savaş ortamına doğru hızla sürükleniyor. Bu savaşı kim nasıl durduracak?

Bu bölgede İsrailli’nin de Filistinli’nin de huzur içinde yaşayabileceği bir yaşam biçimi nasıl kurulacak?

 

***

 

Bölge böyle de, ülke iyi mi? Hergünkünden daha zor bir gün… Daha gerilimli, daha çatışmalı. Sabahtan beri ülkenin değişik bölgelerinde cenazeler kaldırılıyor. Analar kan ağlıyor.

Öfke dorukta… Başbakan’ı da etkisi altına almış. Hayli sinirli… “Yarınki Bakanlar Kurulu Toplantısı’nın olağan bir toplantı olmayacağını” belirtiyor ve sert tedbirler alınacağını ima ediyor.

Kana kan isteyen intikam duyguları, toplumun büyük bir kesiminde giderek aklı ve mantığı bir kenara iteliyor.

Ülke kaçınılmaz olarak büyük bir çatışma ortamına doğru sürükleniyor.

 

***

 

Böyle bir günün akşamında ne yapmalı? Bir meyhane köşesine sığınıp, çaresizlik mi yudumlamalı?  Yoksa gün boyu beslendiğimiz ve bir türlü sindiremediğimiz çatışma kültürünün yarattığı mide kramplarıyla cehennemî rüyalara mı yatmalı?

Yapacak ne kaldı elimizde, kanser olmaktan başka? Mehmet Uzun işte… Kürt kardeşim benim, Kürt edebiyatının yılmaz neferi sonunda o da dayanamadı. Çaresizmiş İsveç’teki doktorları. “Sizinki tükendi ama benimki başladı” demiş Mehmet doktorlarına. “Beni mahleme götürün, ora beni yaşatır”. Mehmet için Diyarbakır’a gitmek, gidip mahlede ölmek, aslında yaşamanın ta kendisi. Şaşırır tabii İsveçli doktorlar… Ne bilsin garipler bizim mahlede ölmenin ve yaşamanın bu kadar kardeş olduğunu!

 

***

 

Böyle bir günün akşamında ne yapmalı?

Bir konser düzenlemiş bizimkiler. Ruhi Su’nun Dostları, Sayat Nova’nın çocukları ve “Kardeş Türküler”imiz… Elbirliğiyle “Mahlemize aşık getirmişler”.

Gerçi “Mahle dersen eski mahle değil, olmuş koca bir kent, koca bir kalabalık, böylesi bir kalabalığın içinde aşığın sazının esamesi ne ola ki?” diye mızmızlananlarınız, hatta Açıkhava’nın önemli bir bölümünün boş olduğunu göstererek “Bak mahleye aşık geldi ama duyan bile olmadı” diyenleriniz olabilir ama en iyisi galiba yine de onlara sığınmak.

Niye ki çatışma kültürünün panzehiri orada. Mübarek konser değil müzikal reçete. Ya da “Birlikte yaşama”nın müzikal hali.

 

***

 

Sevgili Mehmet iki biletim vardı.  Birini sana ayırdım. Birlikte oturduk. Ağıtlar dizdik gece boyunca, halaylar çektik birlikte. Ve bir kez daha anladık ki eskiden varolduğunu sandığımız çokkültürlülük şimdi bizim yarattığımızın yanında tam bir palavraymış.

Aslını şimdi üretiyoruz.

Eski çokkültürlülükte herkes kendi türküsünü söylerdi şimdi sadece kendi türkümüzü değil, komşumuzun türküsünü söylüyoruz, gerçek çokkültürlülüğü asıl şimdi üretiyoruz.

Ve biliyoruz ki kolay değil onu üretmek Mehmet, meşakkat istiyor, direnç istiyor, bedel istiyor… Senin gibi… Bu toprağın tüm aşıkları gibi…

 

***

 

Konser boyunca senin de benim de gözümüz, o koltuk değeneklerine dayanmış, halay çekememenin ızdırabını yaşayan koristteydi.

Bizi ve bizim çokkültürlülük mücadelemizi, demokrasi mücadelemizi çok iyi anlatıyordu o delikanlının koltuk değnekleri. Ne yapalım ki bizim mücadelemiz de onun gibi koltuk değneklerine muhtaç.

Ne dersin Mehmet? Sahnede olsaydık o delikanlının bir koluna sen bir koluna da ben girseydik, diğerlerini de peşimize taksaydık.

Ver elini ta Yerevan’a uzansaydık. Bir haber de orada uçuşsaydı. “Mahlemize aşuğ gelmiş” deselerdi. Nasıl olurdu Mehmet, nasıl olurdu? Öyle ya, mahleyse ora da bizim mahle. Hem “aşuğ” dediğin sıla sıla dolanmak varken çakılır kalır mı olduğu yerde?

Düşün bir kez Mehmet, Türkler, Kürtler ve Ermeniler Yerevan’da birlikte türkü söylüyorlar.  Hem de sadece kendi türkülerini değil birbirlerinin türkülerini. Biz koltuk değnekleri de çıkmışız ortalığa halay çekiyoruz!

 

***

 

Hoş geldiniz mahlemize aşuğlar, hoş geldin toprağına Mehmet.

 

 

 

Metin 3
Şimdi mezmur zamanı
(14 Ekim 2005)

 

Tanımıyorum Abdülkadir amcayı. Email’i gelinine yazdırmış.

“Oğlum” diye hitabetmesine izin vermemi rica ederek başlayan  satırlarını şöyle sürdürüyor:

“Ramazan geldi ya, artık düzenli beş vakit namazımdayım ve her duamda sen de varsın. Üzülme oğlum, sana zarar gelmesin, seni korusun diye Yüce Allah’ıma sürekli yakarıyorum.

Güven benim dualarıma…”

 

***

 

Varsenik hanımı ise tanıyorum, eşimin arkadaşı.

Belli ki yine toplanmışlar… Duadalar.

Ekonomist’ten Amberin Zaman var ofisimde o an, mülakat yapıyor hapis kararım üzerine… Varsenik hanım meşgul olduğumu bilse de ısrarlı. Bir mezmur okumak istiyor benim için telefonda. “Ne olur hiç olmazsa bir kıta” diyor ve 46. mezmurun şu dizelerini sıralıyor:

“Tanrı sığınağımız ve gücümüzdür. Sıkıntıda hep yardıma hazırdır. Bu yüzden korkmayız yeryüzü altüst olsa, dağlar denizlerin bağrına devrilse, sular kükreyip köpürse, kabaran deniz dağları titretse bile…”

 

***

 

Amberin’e hissettirmemeliyim gözlerimin dolduğunu, yüreğimin kabardığını.

Zaten çıkmış adım duygu sömürücüsüne. Bari Amberin’in yanında dışarıya, ele güne rezil olmayayım.

Ama ne yapayım ki benim başka bir silahım yok.

Biraz aklım var belki ama çokca da duygularım.

Ben ne siyasetçiyim, ne politikacı.

Hayatım boyunca, o an nasıl davranacağımı hiçbir zaman önceden hesap etmedim.

O an ne hissettiysem öyle davrandım, öyle konuştum.

Ve de tabi ta yüreğimin derininden “Gerekirse bu ülkeyi terk ederim” dedim.

Söyleyin Allahaşkına benim duygularımdan ve samimiyetimden başka bir silaha niçin ihtiyacım olsun ki!

 

***

 

Müslüman’ı, Hıristiyan’ı duaya durmuş benim için.

Biri hadis okuyor diğeri mezmur.

Ben ne yapmalıyım şimdi?

Sol duyuma kabartıp Tanrı’dan uzak mı durayım yoksa sağduyumu dinleyip çocukluğumda öğrendiğim mezmurları mı terennüm edeyim?

Hey solcu arkadaşlar, hey ateist kardeşler ayıplamayın beni 23. mezmuru mırıldansam şuracıkta biraz.

Anlayın halden… Anlayın artık… İhtiyacım var.

 

*** 

 

“Rab çobanımdır.

Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, sakin suların kıyısına götürür, içimi tazeler. Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin…”

 

***

 

Mezmurlarım vardı çocukluğumda ezbere bildiğim, hem de Ermenice. Ezbere mezmur okur ödüller kazanırdım. Ama sanırdım ki “Bunlar ben büyüyünce hiç  işime yaramayacak.”

Sonuçta büyüdüm ama bir türlü akıllanmadım, bir türlü uslanmadım, doğal olarak da her daim o mezmurlara mecbur kaldım. İşte gün geldi, yine mezmur zamanı…

Ve ben 91. mezmurun sığınağındayım

 

***

 

“…Tanrı meleklerine buyruk verecek, gideceğin her yerde seni

korusunlar diye. Elleri üzerinde taşıyacaklar seni, ayağın bir taşa çarpmasın diye. Aslanın, kobranın üzerine basıp geçeceksin, Genç aslanı, yılanı çiğneyeceksin.

“Beni sevdiği için onu kurtaracağım” diyor RAB,

“Beni iyi tanıdığı için ona kale olacağım. Bana seslenince onu yanıtlayacağım, sıkıntıda onun yanında olacağım, kurtarıp yücelteceğim onu. Onu uzun ömürle doyuracak, ona kurtarışımı göstereceğim.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

____________________________________________

 

Türk gazeteci ve yazar. İstanbul’da öldürüldü.

Articles similaires

Tags

Partager