Abdullah Ataşçi

 

(Türkiye)

 

 

AYAKKABILANMA

 

Yıldızlar soğuk olur. Soğuk, bu sabah, hırpani saçlarımı üşütüyor. Kahverengi yalnızlıkların başı eğik, mevsimin zulmü vurmuş. Köşede nöbet tutan askerin gözleri üşüyor. Uzaktan donmuş gibi. Uzak. İnsanlar… Telaşlı insanların öz yurdu burası. Yolculuklara çıkmak üzere de gidecek yeri belirsizcesine tedirgin, hırçın ve güvensizler. Her sabah bu insanlara karışıyorum. Soğuk ve sis. Durgun bir denizde soluksuz kalmış gibiyim. Farkında mıyım bunun? Ayakkabılar…

(Bu sabah sende nasıl değişiklikler oldu? Aynı ayakkabıları sen de giymiştin, farkında değil misin? Dün yıldızlar sıcak mıydı? Üşümüyor muydu saçların? Gidecek yerin çok mu belliydi? Yoksa alışkanlıkların mıydı seni her sabah aynı yere götüren? Kendine açık mavi yollar biriktirdiğin günler unutuldu mu? Ay çekirdeğinin gülümsemesinde güneşi yiyen o çocuğun görüntüsü silik mi yoksa, bu sabah uyandığında?)

 

Bu sabah…

 

Kışın en soğuk günü. Öyle diyor televizyon. Doluşuyoruz vagona.  Değiştikçe benzeşen insanlar. Saçlar, giysiler, ayakkabılar, somurtkanlıklar. Yüzlerde baktıkça anlamsızlaşan korkuyla boyanmış resim… Korku buralarda bir durak ve biz hepimiz aynı durakta mı ineceğiz? Bunların içinden bir görüntü bütün durağanlığı yıkarak gözlerime yapışıyor. Ah bu görüntü! Beni buradan alıp çocukluğuma, insan kokan küçük mahalleme, hatta doğmadan önceki geçmişime götürecek kadar etkili. Bu çocuk on ikisinde  belki bir iki yaş daha büyük, ancak o kadar. Sadece eski bir kazak var üstünde, solmuş. İyice yıpranmış atkısını  dolamış boynuna. Kadife bir pantolon ve o ayakkabılar. Gözlerimi  ayakkabılardan alamıyorum. Bu, çocukluğumun, zorlu yokuşumuzun, babamın uzun seneler giymem için aldığı, ancak yoksulların giydiği; dağ ayakkabısı, çoban ayakkabısı, amele ayakkabısı;  ayakları koruyan  bir tuhaf giyecek.

 

(Bu sabah  güneşi yiyen o köylü çocuğun görüntüsünü hâlâ net algıladım. Cebimde ceviz kabuğu yeşili bir ok. Dağların tepesinde uç vermiş bir çiçek. Rayların gıcırtısında, işçi mahallesinde, meşin yuvarlak peşinde, çoğu aynı pabucu giymiş, kimi yalınayak küçük bedenli alacalı  insanlar.)

 

Nasır tutmuş bir zaman sonrasındayım şimdi.

 

Ayakkabılarım geçmişin imleridir, onları  değerli kutumda korurum. Unutkanlık, körelmedir.

 

 

I. zaman

 

 

Yeşilin bezediği toprak üzerinde, yokuş yukarı yürürdü insanlar.  Kürt ezgilerinde, özgür, içinde binlerce umut ezgisi bir su akardı.  Günün sadece  bir saatinde bir tren geçerdi usulcadan, cuh cuhhunda  bekleyiş, sevda ya da ayrılık, burukluk belki, imsiz bir hasret…

 

Annem bu köyde yalınayak güdermiş hayvanları. Her şeyin çok az olduğu bu yerde pabuçlar da değerliymiş. Dedemin aldığı bir çift ayakkabıyı annem giymeye kıyamamış da ayakları yara bere içinde kalmış. Sonra dedem bakmış olmayacak, “Bari evde otur,” demiş. Ve öylece durduğu yerde, eskiyip gitmiş ayakkabılar. Annem bunu anlatırken derin bir iç çeker, yokluğun neftî kokusunu duyumsar, inceden inceye hüzünlenir, benim büyümüş gözlerime, sonra ayaklarıma, sonra yine gözlerime usul usul, sevgi dolu bakar;

 

“Sen ayaklarını babandan almışsın,” derdi.

 

Annem, kuş uçmaz, kervan geçmez o dağ köyünün prensesiymiş. Dedem bir gün anlattıydı; biraz utanarak, pişmanlıkla ve cesur.

 

Çok güzelmiş annem. Öylesine güzelmiş ki  annemi  istemeye sık sık gelmiş yakın, uzak köylerden insanlar. Sonra büyükbabam, bir köyün ağasına vermiş kızını. Annem bunu hiç istememiş; ağlayıp sızlamış, nafile. Düğün, dernek, şamata, bol para, yemek ve kahkaha. Cılız bir ağlama sesi, bunların hiçbirini bastıramamış. Annem coşkulu alayla gönderilmiş. Gözlerinde boncuk boncuk yalnızlık… İki gün boyunca hiçbir ses seda çıkmamış annemden. Sonraki günün sabahında, tanyeri daha ağarmadan, annem çıkagelmiş. Yara bere içindeki yüzü, yırtılmış elbiseleri ve teki olan ayakkabısıyla… Herkes şaşırıp kalmış. Çünkü o köy iki günlük uzaklıktaymış. Köyler arasında yol olmadığı gibi sıkı ağaçlarla kaplı bir orman ve vahşi hayvanların sürüyle gezdiği bir yermiş burası! Oysa annem çok korkarmış karanlıktan.  Annemin ayaklarına bakıp kalmışlar, sessizce…

 

Bir daha annemi kimse istemeye cesaret edememiş. Ta ki babam çıkıp gelene dek…

 

 

II. zaman

 

 

Benim yaşamımda  ilk ayakkabım ne zaman oldu?

 

Çocukluğumdan gençliğe giden bütün zamanlarda ayakkabılarımın hemen hepsinin  simsiyah olduğunu hatırlarım. Boya istemeyen,  bakımsızlığı yanında rahat, ama kötü kokulu ve güneşte  hayli terleten…

 

Evde, okuldan kaçmayacağıma söz verip, okumayı söktüğümde; ikinci bir dilde de “seviyorum” demeyi başardığımda ve sen artık çalışkan bir öğrencisin dediklerinde bile nedense kara ayakkabılarımdan kurtulamamıştım.

 

Hıncahınç dolu bir salon, parke  zemin, iyi giyimli, temiz yüzlü yüzlerce insan… Vali ve yardımcıları, okul müdürleri, öğretmenler… Parlak zeminde beş masa, on beş sandalye… O sandalyelerden biri bana ait. Herkesin ayakkabısı  deriden. Benimkisi bir kara korkuluk. Müdür yardımcımız bir bana, bir ayakkabılarıma bakıyor. Sonra gidip yarışmaya katılmayan birinin ayakkabılarını getirerek  benim ayaklarıma giydiriyor. Şişiyor ayağım, üşüyor, sığmıyor ayakkabılara. Valinin kızı bana mı, yoksa ayaklarıma mı bakıyor?

 

Orada neyi kazanıp neyi kaybettiğini bilememek…

 

O gece rüyamda; ıslak bir yolda, yalın ayaklı bir kayısı ağacının gölgesi kendi ayaklarını öpüyordu.

 

 

III. zaman

 

 

Ayağımda babamın uzun seneler giymem için aldığı o dağ ayakkabısı. Nasıl da yakışıyor babamdan aldığım ayaklarıma…

 

İnsanın içine yıkıcı bir boşluk bırakan devasa bir çukurdan geçiyorum her sabah. Ağaçsız, evsiz, yolsuz ve gölgesizim. Yirmi dakika belki daha fazla zamanımı alıyor bu çukuru geçmek. Sıkıntı doluyor bu anlarda çeperlerime. Çok yoksunlu hayatımda sıkıntının bir nedeni yoktur.  Aşk da henüz gelmemiştir mahalleme.  Ve onun ayağımı yerden kesen, toprağı bir nesne olmaktan çıkaran gözleri daha uğramamıştır yüreğime… Çukuru geçip de düzlüğe çıkınca su sesiyle, yeşil bir bahçede özgürlüğün tadını çıkaran bir ev karşılar beni. Buradan sonra yürümek kolaydır, sıkıntı da gittikçe azalır. Yolun sonunda beni çoğu kaba inşaatı bitmiş bir kent karşılar. Ameleler… Betona yazılmış sevdalardır onlar. Alıçlı gülmeleridir bozkırın. İşim onlara yemek taşımak, çay götürmek, hikâyelerini dinlemektir. Bunun karşılığında ne mi alırım? Bana hoşnutluk veren saçlarımın okşanması, akşam maçında iyi bir yedek oyuncu olmak  -bu da az bir şey değildir- Ve yaz tatili sonunda babamın aldığı ayakkabın yanına rengarenk bir ayakkabı koymak.

 

İşte o yazın sonunda, ben on ikisine bastığımda, ortaokula yeni başlamışken onu gördüm. (Yüreğimdeki eve yeşil gözlerin uğrama zamanı.)

 

Mavinin içinden gelen deniz kızıydı, yankısını bulmaya çalışan bir ses, sessizliğin içine bilmeden düşmüş gibiydi. Bu unutulmuş köhne mahalledeki okulumda, aklımı başımdan alan, baharın kucağında terütaze bir sevinç gibi karşılıyorum onu. Bakıyorum. Bakıyor. Gözlerimiz öylesine berrak,  öylesine coşkulu.

 

Ayağımda yeni aldığım o renkli ayakkabılar. İlk zamanlar onun bana neden uzun uzun baktığını düşünmüştüm. Şaşkınlıkla, mutlulukla baktığını anımsıyorum. Yeşilli, kırmızılı, mavili ayakkabılarımı seviyor sanki. İlk olarak ayaklarımı seviyor, sonraki zamanlarda gözlerime yapışıyor  yeşil  gözleri.

 

Zamanın incinen yerdeki  koynunda sesini aramayı sürdürüyor. Konuşmuyor. Ben de onun içindeki sesinin peşindeyim. Derken ağaçların dökülen yapraklarını sayma gibi bir takıntımızın farkına varıyoruz. Okul bahçesindeki ağaçların dökülen yapraklarını herkesten saklayarak birer torbaya dolduruyoruz. Evimizin yolunu tuttuğumuzda  küçük, fıstıkî yeşili mahallemizin arkasındaki tarlada yaprakları yere sererek saymaya başlıyoruz. Günlerce devam ediyor bu yarışımız. Ağaçlardan dökülen son yaprağı da sayıp toprağa bıraktığımızda,  o zaman beklediğim sesi duyuyorum: “Seni seviyorum”

 

 

IV. zaman

 

 

Soğuk ve küstah  iklimini yaşıyorduk zamanın. İğde kokusu kaçamaklarımızı,  toprak damlar altındaki gerçeklerimize sığdırdığımızda ya da neyi sığdırdığımızı anlamadan, sevinçlerimizi  kendi buğulu gerçeğimizden uzaklaştırmaya çalışmadığımız anlarda, soğuk  dış dünyanın varlığını anons ediyordu, ihtiyar zamanlarımızın dinlediği ajanslar. Küçüktük. Küçük kavgalarımız dışında her şey yerli yerindeydi. Yetişkinlerin gideceği  ufak tefek  işleri vardı. Gençlerin arada gördüklerinde kendilerinden geçtikleri bir yavukluları, annelerimizin çok şükür tandırları, onlara un getirebilen kocaları vardı. Her şey ta başından beri, yerli yerindeydi. Oysa bilmediğimiz çok şeyler dönüyordu ortalıkta. Bunu nasıl bilebilirdik ki?

 

Bizim nadasa bırakılmış küçük buğday tarlalarımız, plastik yada meşin toplarımız vardı.  Ama bizden biraz büyükler, daha büyük tarlalarda top koşturuyordu. Onlar çoğu şeyin bilincindeydi ve sırf bu yüzden olacak tehlikedeydiler.

 

O gece.

 

Dışarıda bir gürültüdür kopup gidiyordu. Tuhaf sesler, mahallemizin içine  bir yılan gibi sokulmuş . Hiç alışık olmadığımız seslerdi bunlar… Evde annem, babam ve kardeşlerim vardı.        Ağabeylerim neredeydi? Birden kapı vuruldu.  Daha önce kapımız hiç böyle vurulmamıştı. Geceyarısı kimseler de gelmezdi.  Babam açtı kapıyı. Bir sürü yeşil giysili insan. Ciddi bir yaramazlık yapmış olmalıydık. Hepsi silahlıydı. Ve postallar… İlk o zaman görüyordum o çeşit ayakkabıları. Kaba saba bakışlarıyla dağıttılar fukara sessizliğimizi. Çiğnediler… Kilimlerimizi, soframızı, yataklarımızı, giysilerimizi, az sayıdaki kitaplarımızı… Ve beni aşka götüren o rengarenk ayakkabılarımı… Kırmızısı ağlamış, yeşili umutsuzlaşmış, mavisi toprak olmuştu ayakkabımın. Bağırdım: “Siz renk körü müsünüz?”

 

Durdu tren. İndim. Çocuğu aradı gözlerim. Yoktu. Şimdi ben bu büyük şehirde kendi izimi nasıl sürecektim?

 

 

 

DAMDAKİ DELİ

 

Silinti yüzlerde yorgun bir gezgindi. Kırılgandı belki de suya ilk gölgesini düşüren yaprak.

Gecenin en yalın yıldızı. Ama kendine karanlık.

Kurumuş bir ormanın yeşil kalma savaşı veren tek ağacı.  Yoksul.

Şimdi yatıyor öyle upuzun. Damdaki kirli döşeğinin üzerinde. Ne hırsla yapmıştı döşek üzerindeki görüntüsünü…

Boylu boyunca…

Yatıyor. Damdaki delinin son ve en etkileyici duruşu. Yitirilmiş papatya kokusu bakışlar… Batmakta olan güneşin artık mevsimi değiştiremeyeceğini anladığı kırık anlar… Soğuk betona düşmüş son sözcükler…

Gördüm. Yakından gördüm.

Gözlerinde o güzel kızın güne düşen eteği…

 

***

Uzak toprak evlerde hangi sözdür söylenmekte. Çok yandım ben kuzineli sobalarda. Sen uyu… Söylenmemiş bütün sözlerdeki güzelliğin için…

Körpe bir sevinç kaplardı yüreğini, onu karşısında ya da uzak bir noktadan gördüğünde ya da  sesini işitir işitmez.

Kumral umutlara çitler ördü, pusuya yatmış salyalı gözleri umursamadan. Varsın deli,  varsın aptal aşık ya da sen o kıza  yakışmazsın desinlerdi. Onu hep el değmemiş bir ormana düşen kuş gibi gördü. Bu yüzdendi her gördüğü yerde güzelliği yitirme duygusuyla titreyişi…

Aslına bakılırsa bakmaya bile kıyılamayacak bir güzellikti. En azından o hep böyle düş(ün)dü.

Bir keresinde mahallenin aşağısındaki pazar yerinde karşılaşmışlardı. “Konuşmalıyım artık,” demişti. Bir adım, iki adım… Sadece kırılmış bir sözcüğün ( onun için söylenmeye kıyılamayacak bir ses topluluğuydu) iki sesi çıkabilmişti ağzından. “Es…Es…” Kızcağız da bir şeyler anlamadan uzaklaşmıştı delinin gözlerinden…

Şahidim. Üç gün boyunca hiçbir şey konuşmadı. Kaybettiği seslerle uyudu.

Evet bu onun hikayesi. Tacettin’in. Bir gecekondulunun aşkı bulduğu anda yaşamı yitirmesinin öyküsü. Ve delilikle en üst mertebeyi hak eden mahallenin Nietzsche’sinin yaşanmışlığı…

 

***

Aslında başından başlamak gerekir.

Ilık yağmurun ilk ürkekliğiyle toprak damlara düştüğü, sevinç sızıntılarının sıradanlaştığı bir mevsimde…Toplanan mahalle kadınlarının arasında gözlerini açan bir bebek. Yağmura, soğuğa, basit bilinirliliğe, kabullenilmiş tezek kokularına…

Var gücüyle bağıran, isyankar, çirkin bebek…

Bütün kadınlar sevinçlerine verdikleri kevgirli ince bir iç geçirmeyle mırıldandılar.

Çirkin çocuk… çirkin çocuk… çirkin çocuk…

 

***

 

Onunla ilk tanışmam, yedinci basamağa ilk tırmandığım zamanlardı. Yeni taşındığımız iki katlı, toprak yaşamların arasına sıkışmış betonlu evimizde annemin fistanında yerimi almışken ve sobaya bir gözümü koymuşken geldiler. Kart horozlar… Artık dövüşmeleri bir tat vermediğinden mi ne benim için bir dövüş ayarlamışlardı. Ben ki barış yanlısı, uysal hatta itiraf edeyim; biraz korkak… Karşı koymak itibarımı zedelerdi. Mecburen kabullendim. Meğer bütün çocukları dövmüş bir şampiyondu Tacettin.

Ağabeyim ve iki arkadaşı, beni kimse tanımadığından bir güzel reklamımı yapmışlar. Onlar da, “Madem öyleyse Tacettin”i dövsün de görelim,” demişler.

Dövüş alanı mahallenin tam ortasıydı. Çöplük… Kül, cam kırıkları, hayvan pisliği, yemek artıkları. Sanırım kaybeden kökten kaybetsin diye burayı seçmişlerdi.

“Kiminle dövüşeceğim?” derken onu gösterdiler. Benden oldukça iri yarı, koca kafalı, bir kaşı yırtık, alt dudağı neredeyse çenesinin altına değen çirkin bir yaratık.

Birbirimize saldırıyoruz. Seyirciler genelde onu tutuyor. Benim sadık üç seyircim ise tedirgin. Yuvarlanıp duruyoruz orta yerinde dünyanın. Saatlerce sürmüş kavgamız. Sonrasında lütfedip büyüklerimiz; “Berabere bitsin,” demişler. Hatırlamıyorum o anları…

Sonrasında çok iyi arkadaş olmuştuk Tacettin’le. Ve bir daha kavga etmediğim belki de tek kişiydi.

 

Bu benim değil, onun hikayesi… Yoksa benim mi?

Bütün bunların ötesinde ona büyük unvanını kazandıran olay ise o muhteşem kızın mahalleye taşınmasıydı. Tacettin on dört yaşındaydı. Kızı görür görmez gözleri inanılmaz bir şekilde açılmış, dişleri kilitlenmişti. Herkesi korkutan bir andı bu. Ölüyor muydu? Sadece aşk! İlk bakıştaki sarsıntı. Hepsi ve her şey bu.

Mahallenin çirkin şampiyonu bir güzelliğin karşısında en büyük yenilgisini alıyordu. Artık düşündüğü, konuştuğu, uyuduğu, yürüdüğü, yediği, içtiği yani bütün eylemlerinin yerini alacaktı o yüz. Ve o günden sonra yirmi yaşına kadar  “ deli” sıfatı, adının önüne geçti. O da buna hiç itiraz etmedi.

 

***

 

İçimde büyüyen su sesin. Yanılgıların ortasında gölgen, bütün hüzünlerin denizinden gelmişti. Kendime ilkin senin gibi gülen yontular yaptım. Tuttum sonra kimsenin göremeyeceği avuntuluk sözcükler biriktirdim kendime. Ve sanırım bir son yakışırdı bu heykele. Onu da sen yaptın.

Asfaltsız yolun tozlarını kaldırarak geliyor. Bembeyaz gerdanına düşmüş, hangi geceden kaldığı belli olmayan saçlarına, yıllanmış bir şarkının ezgilerini kondurarak… Alımlı, utangaç…

Bir tabureye sığınmış bütün yaşamıyla seyirde Tacettin. Beyninde bir çiçek açıyor yavaştan, sonra yayılıyor kokusu bütün vücuduna. Geliyor… Zıvanadan çıkmış bütün duygularıyla bekliyor onu, uçuklamış zamana gölgesini veren dut ağacının altında. Nasıl da çocuk… Uğruna bütün insanları öldürebilir (ya da sadece erkekleri), bütün evleri yakabilir, veya  isterse zamanı durdurabilir. Ah bir bilse… Bir bilse…

Bir iki adım sonrasında karşısında olacak. Bahar desenli eteğine yapışıyor gözleri. Orada bir süre öyle kalıyor. Terliyor avuçlarının içi. Kapkaranlık bir odada nefessiz kalmış gibi hissediyor kendini. Sonra çekip alıyor gözlerini etekten, güneşin yardımıyla…Ve en çarpıcı andır artık. Gözleri gözlerine kilitleniyor. Gayri kim alabilir o gözleri, papatya bahçesinin içinden. Kimin haddine…

Birden şimşekler çakıyor, yıldırım düşüyor ve atıyor kendini yoksul kalabalığın ayak izlerine. Tozlu yola düşüveren güneş, ter, Tacettin ve o…

 

Zamanın en ağır mastar ekleri yuvarlanıyor şimdi yolda…

 

İrkiliyor kız. Birden apar topar kaçıveriyor oradan, o çirkin yüzden.

 

Bundan sonra –ki bu sadece on bir saattir- Tacettin artık tacettin değildir.

 

 

“Dağda Duman Yeri Yok” adlı romandan

5

 

Derin bir çaresizlikle Tahir’in mezarının yanında dizlerimin üstüne çökmüş mezarlığı seyrediyordum. Korkum kalmamıştı. Yine de bir kuyuda olduğumu ve dibe doğru çekildiğimi hissediyordum. Tek gördüğüm şey mezarlardı. Ellerime baktığımda yok oluyorlardı anında ya da ayaklarıma. Mezarlığın dışında görebildiğim tek yer dereydi, orası da alabildiğine pusluydu. Derenin karşı tarafında, mezarlığın etrafında nelerin olduğunu göremiyordum. Hiçbir şey göremediğimden bakışlarımı mezarların üzerinde gezdiriyordum. Hangi mezarda kimin yattığını bir çırpıda anlıyordum. Oysa burada yatanların çoğunu unutalı, yüzlerini, adlarını hatırlamayalı yıllar oluyordu. Tahir’e dair hiçbir işareti taşımamasına rağmen bu mezarın ona ait olduğunu hemen anlamıştım. Tahir’in yaşama tutunmasında aşkının ne kadar değerli, sevdiğini kaybedince de yaşamının ne kadar değersiz olduğunu gösterdiğinden ona bir derviş, bir evliya, bir eren, bir peygamber gözüyle bakmıştım hep. Oysa ona öyle bakamayacak kadar çocuktum o zaman.

 

Şehirde okula başladığının ikinci yılıydı.

Okuldan Nazlı’yla çıkmış, yürüyordunuz. Unutmak için kendine bir bahane bulmuştun. Bu bahane Nazlı’ydı. Unuttuğun ise babanın, sabahın köründe alıp eve koyduğun bir tepsi simitle seni beklemesiydi. Akşam yiyeceğin bir ton dayağa değerdi, Nazlı’yla geçireceğin iki dakikalık zaman.

Nazlı’yla usul usul yürümüş, her zamanki ağacın altına oturmuştunuz. Dereye bakarken hayatta hiç incinmemiş, hiç örselenmemiş bir bahçede yaşadığınız hissine kapılıyordunuz. Çokça susuyordunuz. Nazlı kaderi, kendi kaderine benzeyen bir çocuk olarak görüyordu seni. O da bir yabancı değil de çok uzun zamandan beridir hep tanıdığın biriymiş gibi geliyordu sana. Nazlı’dan değil de başkalarından duymuştun, öyle sana özel olarak anlatılmış da değildi, başkaları konuşurken kulak misafiri olmuştun sadece. Babası özü sözü doğru, herkese yardıma koşan çok iyi biriymiş. Bir dernekte ya da vakıfta yöneticiymiş. Haksızlığa baş eğmeyen, o civarda kimselerin duymak istemediklerini, asla düşünmediklerini her yerde söyleyebilen biriymiş.  Bunları söylemek zormuş, herkesin harcı değilmiş. Çünkü bunlar yasaklı şeylermiş. Bunları söyleyenlerin, yazanların çoğu hapse atılıyormuş. Bir de birçok yerde pervasızca hesabı bile tutulmayan cinayetler işleniyormuş. Nazlı’nın babası korku nedir bilmeden, en sivri kelimeleri seçerek konuşuyormuş, hatta siyasete gireceğini de söylüyormuş ki ilk genel seçimde de milletvekilliğine aday olmuş. Ancak partisi seçim barajını geçemeyince o da seçilememiş. Kendini bu kadar doğru, korkusuz ortaya koyabilmesinin nesi yanlış veya kötü, demiştin. Sonuçta yaptığı hırsızlık değildi, başkalarının malını gasp etmek değil, başkasının canına kastetmek değildi. Çok daha sonra öğrenip hemen silecektin hafızandan, böyle olmanın bütün adi suçlardan daha büyük bir suç olduğunu. Onu kendine düşman belleyenler gittikçe azmışlar. Kaç kere bir punduna getirip sıkıştırmaya kalkmışlar, kaç kere nereden geldiği belli olmayan kurşunlar sıyırıp da geçmiş onu. Ama bir gece, eve yorgun dönerken ve dalgınken ensesine sıkılan tek bir kurşunla yere yığılmış. Usulca akmış kanı, kaldırım kırmızıya dönmüş, gölgeler karanlığa karışmış, hiç kimse ne vurulduğunu ne de vuranı görmüş. Nazlı o zamanlar altı yaşındaymış. Kendi kaderinin benzerini yaşayan o kadar çok çocuk varmış ki ona bir teselli olarak sunulmuş bu. Sonra o çıkıp gelmiş. Çıkıp gelmemiş de kendini bu tür davalara adamış biriymiş zaten. Nazlı’nın da babasını tanıyor muymuş ne, beş kuruş almadan işe koyulmuş. Birçok dava açmış. Birçok gazeteye haber yaptırmış, cinayeti hep gündemde tutmuş. Bunlarla yetinmeyip girdiği her ortamda tıpkı Nazlı’nın babası gibi korkusuzca konuşmuş. Adı Hasan’mış. Nazlı’ya bakarken gözleri doluyormuş, uzaklardan bir yerdenmiş, bu ülkenin çoğu yerine benzeyen bir yerden.

Nazlı, ağacın en tepesinde cıyaklayan kuştan bakışlarını alıp ne düşündüğünü sezmiş gibi hüzünle baktı sana. Küçücük bir ağaç fidesi gibi görüyordun onu. Bir süre öylece, en anlayışlı hâliyle gözlerini yüzünden çekmedi. Kalktı ardından. Hasan’ın geleceğini söyledi. Gitmesi gerektiğini.

Ayağa kalkıp yürümeye başlayınca derenin içinde sere serpe yatan Tahir’i gördü. Birkaç adım geri çekildi. Korkuyla sana yaklaştı. Onu öyle görünce sen de ayağa kalktın. Dereye doğru yürüdün. Baktın, Tahir uzanmış pis suyun içinde, gözlerine gökyüzünü dolduruyor.

“Nazlı,” dedin, “korkacak bir şey yok. Tahir o. Bizim köyden. Korkma hiçbir zarar gelmez ondan.”

Nazlı’yla beraber birkaç yüz metre aşağıdaki derme çatma köprüye doğru yürüdünüz.  Onu karşıya geçirdin. El salladı o sana, sen de ona. Nazlı gözden yitince geri döndün ağacın altına. Sanki bu ağaç senin Nazlı’dan sonraki en iyi arkadaşındı. Tahir hâlâ yatıyordu, öylece bütün pisliğine inat derenin içinde. Hakkında birçok şey duymuştun, buna rağmen onunla hiç ama hiç konuşmamıştın. Konuşmak için geç olduğunu biliyordun, çünkü iki yıldır Tahir hiç kimseyle tek kelime konuşmuyordu. Karısının ölümünden sonra hangi yöne uçacağını bilmeyen bir kuştu artık. Ne tarafa gitmeye kalkışırsa kalkışsın, sonunda hiçbir yere gidemiyordu. Karısı ile yaşadığı aşkın bir destan gibi anlatıldığını çok kereler duymuştun. Karısının âni ölümünden sonra da aklını yitirdiğini ve kendini tamamen sokaklara vurduğunu da…

Tahir’in yanına varmak, kirli sakalına dokunmak istedin bir anda. Tam ayağa kalkmışken Tahir’in kımıldanır gibi olduğunu, senden yana bakmaya çalıştığını fark ettin. Gözlerini ondan alamıyordun. Sonra bakışlarını senden alıp tekrar eski pozisyonuna geçti. Sanki görünmez ellerin üstünde, mutlu, huzurlu bir ruh hâliyle göğe bakıyordu. Bunun üzerine yanına varmaktan vazgeçtin sen de. Hiç kımıldamadan sırtüstü uzanmış, ağzına giren pis suya aldırmadan öylece bir belirsizliğe bakakaldığını gördün. Nedense hiç aklında yokken bir şeyler yapma ihtiyacı hissettin. Onu kucaklamak, bütün gücünü toplayarak onu o pis dereden çıkarmak istedin. Ama bunu yapabilecek güce sahip olmadığını da biliyordun. O anda da bağırmak, birilerini yardıma çağırmak istedin. Oysa Tahir hiç de incinmiş, itilmiş, terk edilmiş bir yüz ifadesiyle bakmıyordu o belirsizliğe. Gerçekten de huzurlu, son bir kavuşmaya çoktan arzulu bir duruşu vardı. Yine de bir anda derede buldun kendini. Tahir’in nefes alıp almadığını kontrol ettin. Ölmemişti. Ama neden bu derenin içine böylesine bırakmıştı kendini? Kolunu dürtükleyip bir tepki vermesini bekledin. Gözlerini açıp tuhaf, sinirli baktı. Deremden çık, uzak dur benden, dedi bakışı. Hızla ayrıldın yanından.

Dereden çıkar çıkmaz eve yöneldin. Zihninde Tahir’in dere içindeki görüntüsü vardı. Eve girdiğinde babanı karşında buldun. Sana bakmak için sanki saatlerdir orada öylece bekliyordu. Gözlerini ondan kaçırdın. Asla uzun süreli ona bakamazdın. İncinmemiş, utanmamış ve pişmanlık taşımayan bir ifadeyle ansızın kaldırdın gözlerini. Babanın ayaklarına, ellerine sonra yüzüne ve en sonunda gözlerine baktın. Ona hiç bu kadar uzun süreli ve dikkatli bakmamıştın. Babanın yüzündeki yollar asla bir yere varmadan birbirinin içinde kayboluyordu. Derin çukurlara hapsedilmiş gözleri, yaşanmışlığının koyuluğundaki şiddeti çağrıştırır gibi dik dik bakıyordu. Karşısında azılı bir düşmanı varmış gibi sinsi, tetikteydi gözleri. Oysa bu gözlerin, ne kadar masumlaştığına, çaresizleştiğine, seni okula kaydettirdiği gün tanık olmuştun. Öylece pusmuş, elinden bir şey gelmez, teslimiyetçi bir şekilde müdürün karşısında el pençe divan durmuştu. İlk olarak babana o zaman acımıştın. Müdürün küçümseyici, babanı insandan görmeyen hâliyle ‘bu çocuğun hiç okumaması daha yeğdir’ tavrı babanı değil ama seni gerçekten de rahatsız etmişti. Aslında annen üstelemese babanın seni okula götürüp yazdıracağı da yoktu. Zaten iki üç senen boşa gitmişti. Hem artık büyümüş, elin ekmek tutar olmuştu. Öyle düşünüyordu baban ki onun için okula gidilmiş zamanlar tamamen boşa harcanmış zamanlardı. Sadece annen için değildi okumak isteğin, sen de okumak istiyordun. Nedenini asla bilemeyeceğin bir şeydi bu.

Baban bütün hıncını yüklediği sağ elinin avucuyla yüzüne bir tokat attı. Tokat o kadar şiddetliydi ki kendini kapının dışında yerde buldun. Annen koşarak geldi, sarıldı sana, babana beddualar etti. Baban böğürerek ona da bir tekme savurdu. Annen daha sıkı sarıldı bunun üzerine sana. Baban ağzında boğuk boğuk bir karanlıkla gelip annenin saçlarından tuttu, bir hamlede ayırdı onu senden. Ardından daha beter üzerine çullandı. Sanki düşmanıymışsın gibi tekmeledi seni. Annen duvar dibine bir kedi yavrusu gibi pusmuş ağlıyordu. Kardeşlerin nemli gözlerle öylece sana dikmişlerdi bakışlarını. Elimizden hiçbir şey gelmiyor, der gibi duruyorlardı. Sen anlıyordun onları. Mahcup bir baş eğmeyle iyice gömdün yüzünü gövdene. Nazlı’nın yüzü duruyordu karşında. Saf, senin bakışların kadar kırılgan, sokulgan ve anlayışlı gözlerine sevecenlikle baktın. Elini uzattın ona, o da sana elini verdi. Öptün elini. Öptün usulca. Nicedir kendine birikmek isteyen bir göl olmak istedin. Göl oluyordunuz. Ağlıyordun durmadan ve Nazlı en içten hâliyle sana bakıyordu.

Baban rahatlamış ve kendini kahveye atmıştı. Domino taşlarında dizilmiş hoyrat bir düşün ortasında kendi yolunu bulmaya çalışmadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi, öz oğlunu öldüresiye dövmemiş gibi öylece mesut bir yüzle… Sen ise eline tutuşturulmuş simit tepsisiyle ve gözlerinde morluklarla, yanaklarındaki çiziklerle sanayinin yolunu tutmuştun. Yine de babana kızmamış gibi simitleri satmaya uğraşıyordun. Çünkü Nazlı’nın yüzü karşında duruyormuş gibi hissediyordun ve ona bakarken yaşamak için en güzel bahanenin sahibiymişsin gibi düşünüyordun kendini.

Son simidi de sattığında karanlık çöküyordu. Sanayideki dükkânların birçoğu kapanmıştı. Evinden oldukça uzaktaydın, yine de otobüse binmedin. Biliyordun, baban bir kuruşun bile hesabını yapardı. Apartmanlara, yoldan tek tük geçip giden arabalara, işlerinden evlerine dönen insanlara, ışığı yanmış evlere, karanlık camlara ve en çok da apartmanlar arasındaki karaltılara baktın yürürken.

Mahalleye vardığında Nazlı’yla oturduğunuz ağacın etrafında bir sürü insan gözüne çarptı. Birçok insanın da derenin içinde telaşlı bir şekilde konuştuklarını ve derenin pis suyuna eğilip eğilip birbirlerine bir şeyler söylediklerini gördün. Oraya varınca Tahir’in daha önce bıraktığın gibi aynı yerde uzandığını, ağzının içine durmadan pis suyun dolduğunu gördün. Tahir, alabildiğine şişen kocaman bir adam olmuştu. Tahir’in bu görüntüsü asla gözlerinden gitmeyecekti ve çok sonra, duyacaktın, karısının ölme sebebini. Evdeki içme suyuna bu derenin pis suyu karışmış. Günlerce ateşler içinde kıvranmış, Tahir’in gözlerine öylece kırık bir yol gibi, zaman gibi, söylenmiş de değeri anlaşılmamış bir söz gibi bakakalmış. Ondan sonradır ki Tahir aklını yitirmiş, deli divane hâlde, evine hiç girmemiş, her gün bu dereye uğrar, kendi kendine konuşur olmuş. Şimdi bu dere Firdevs’iyle kaderlerinin son ortak noktası olmuştu.

 

Tahir’in mezarı başındaydım. Bir ses duydum, Tahir’in sesi gibiydi, sonra anımsadım Tahir’in hiç sesini duymadığımı. Bir dokunuş hissettim sırtımda, dönüp baktım. Korkmuyordum artık. Bütün korkularım körelmiş, yok olmuştu. Duyduğum sesin belirsiz bir ıslık gibi geçip gittiğini hissettim. Kalktım oradan hemen. Ay en iri, en bulanık hâliyle dikiliyordu üzerimde.

 

 

GECEKONDU MAHALLESİNİN PARKE TAŞLARI

 

Yağmuru silkeledi günün öteki yüzü. Yoksul ağaçlara gölgesini düşürdü gökyüzü. Cömert ve kendinden emin duruyordu karşı tepenin üzerindeki büyük kaya parçası…

 

Kaya parçası tarihinin cömert kahyası idi.

 

“Karanlığı alt edebilir misin?” diye sordu, kucağında bir asırlık özlemi taşıyan kadın. Sessizdi çocuk. Ürkek mi? Sanmıyorum. Ya da belki, kim bilir? Gözlerinde yitik bir türkünün sözleri. Cevapsız! “Neden konuşmuyor,” diye düşündüler, mahallenin yıkık dökük tek kahvesine tünemiş işsizler. Büyük bir yanılgıyı örüyorlardı sessiz bekleyişlerinin kahreden çekimsiz eylemlerinde…

Bir kahvenin bahçesinde; haki bir geçmişi giyinen kadın, postallarla silkelenmiş bir kalabalık, soruları giyinmiş bir çocuk.

Bütün görüntü bu olabilir miydi?

 

***

 

Önceleri bilinen her şey gibi üzerinde durulmayan gerçeğimizdi. Giysilerimiz kadar, yoksulluğumuz kadar,  sevdalarımız kadar… Biz onu bulmuştuk; uyandığımızda da vardı ve bizim kadar bizdendi. Hepimizin bildiği Ermeni Beyi Mornikyan’ın döşettiği taşlar… Mahallemizin parke taşları.

O parke taşlar ki bir çocuğun, gün sonrasında güneşe tuttuğu umutlarına, bir aşka düşmüş yüreğindeki sabır yağmurlarına tanıktı… Bir de söndürülen yaşamların -ah ne zordur bunu dile getirmek-  kan izlerine …

 

Haydar Ali

 18.7.1979

 

Geceydi. Yorgun döşeğine sığınıp yorgun düşler kuran bir adam. Masanın üzerinde ne zamandan kaldığı belli olmayan  kitaplar… Bir gecekondulunun belki de sahip olabileceği en önemli malvarlığı. Dışarıda kekremsi bir yalnızlık. Suçlu olmaya ramak kalmış sessizlik. Dut ağacının yapraklarındaki bildik hışırtı…

Kalktı, kendine bir çay getirdi. Yedinci defa okumaya koyuldu, Ankara’dan gelen mektubu. Büyük oğlunun yalnızlığını, annesiz çocukluğunu, onu yabancı bir dünyaya uğurlayışını düşündü. Biraz daha kahroldu.

Küçük odadaki çocuğunu görmek istedi birden. Uğruna deliler gibi çalıştığı, daha iyi yaşasın diye durmadan çabaladığı biricik oğluna… İçindeki şelale büyüdü. Kapıyı açtığında mışıl mışıl uyur buldu oğlunu. Alnından, saçlarından öptü. Bir süre karanlıkta soluğunu dinledi.

Gecenin uğultusu, küçük bir çocuğun iç geçirmesi gibi önce yavaştan, sonra hızlanarak büyüyor. Bıçağın saplandığı derin bir yaranın sızlaması gibi gözlerine geçmişten gelen bir sızı saplanıyor. İrkiliyor. Birinin, birilerinin eksikliğini ilk defa bu kadar yakından hissediyor. Gecedeki gölgeler, parke taşlarına hafiften düşen yağmur tanesi, duvarda asılı duran palto, masanın üzerindeki bir resimde umutla bakan gözler, radyonun her zamankinden daha da anlamsızlaşan frekansı… Sesin sessizliği ve sisin anlamlılığı… Büyük bir devinim öncesi, ölüm öncesi, yitiş öncesi bütün sahip olduklarına kilitlendi sızılı gözleri.

Çok hızla vuruldu kapı. Bekliyordu. Beklemenin o kahreden sabırsızlığındaki heyecanla. Neredeyse bütün gecelerde, bu saatlerde kapının vurulmasını beklemişti. Tereddütsüz kapıya yöneldi ama yine de hemen açmadı, son bir kez daha düşünmeliydi Ayşe’sini, karanfil gülüşlü kadınını. Bütün zamanlarında yeşil kalmış ağacını. Yıllarca peşinden koştuğu ve muradına erdiği, dokuzuncu yılında yitirdiği Ayşe’sini. Ayşe’yle birlikte  çınarın ve karşı tepenin devrilmesini. Göğün un ufak olmasını. Kırık cam gözlerinin bir daha doyasıya, Ayşe’ye baktığı gibi delip geçemeyeceği hiçbir canı. Çocukların doğumunu, gün günden büyümelerini, onları nasıl sevdiğini… Küçük çocuğunun bundan sonra yaşam denilen canavarla nasıl baş edeceğini düşündü. Son  kez… Belki…

 

Açtı kapıyı.

 

 

Gülsüm Nine

18.7.1979

 

Karanlıktaki sinsi havayı seziyordum. Bütün yorgun saatler gibi o saatlerin de içine çekilmiş derin bir korkuyu beklediğini biliyordum. Ama yine de beklemektense uyumaktı en iyisi…

 

Birden gök yarıldı, kurşun sesleriyle. Dışarıya bütün uykumla, rüyalarımla attım kendimi… Parke taşlarının üzerindeki Haydar Ali’yi ve iki kişiyi  gördüm. Kanlar içinde, kıpkızıl yatıyordu öylece Haydar Ali.  Yüzünde ne bir anlam, ne bir kırılganlık, sadece bilinen ve beklenen bir şeye teslim oluş. Ah, Haydarım ah! Demek kaç zamandır bekliyordun. Ve bana “Hasanım sana emanet” demen bundandı. Bundandı, bir çiçek gibi hafifken bile gülüşün; durduk yerde tipiye yakalanmış derin bir suskunluğa gömülmen…

Sonra insan sesleri büyüyor, çoğalıyor parke taşlarındaki çığlıklar, feryatlar, şaşkınlıklar… Hasan kapının eşiğinde öylece donakalmış. Yüzünde bütün sözcüklerin öldüğünü, artık konuşmanın hiçbir anlamının olmadığını görüyorum.

Haydar Ali’yi kalabalıklara bırakarak Hasan’a koştum. Sımsıkı, sanki tek varlığımmış gibi sarıldım, sarıldım.

 

Bir ay yanımda kaldı Hasan. Ne konuştuk, ne ağladık, ne güldük. Sözsüz bir hüzne gömülmüştük sadece… Sonra yakınları  alıp götürdü onu uzak diyarlara. Peykelere dizilmiş kalabalık öylece bakakaldı, mahallenin orta yerindeki kahvede.

 

***

 

Gökyüzü, en yalancı renklerini atarak giyiniyor soğuk giysilerini. Sararmış otların arasından geçiyorum. Sararmış yaşamların uykuda olduğu bir saatte. Sararmış anıları, bir zamanlar yasaklı olan  tarlaların arasından yuvarlayarak geçiyorum. Sabahın kör saatleri… Buğulanmış bir sessizliğe bırakıyorum yavaş yavaş tanyeri coşkumu… Kulağımda çınlanıp duran bir soru! “Karanlığı alt edebilir misin?” Bir çocuğa sorulacak en son soruydu belki de. Kimseler anlamadı…

 

Yarım kalmış bir yaşamdan yarım kalmış başka bir yaşama dönüş… Yuvarlanıp gidiyorum. Gidiyor muyum? Geliyor muyum? Neredeyim? Neredenim? Sorularla örülmüş bir benlik. Bir çift göze bırakılmış akşamüstü serinliğiyim. Bazen bu kadar yalınım işte. O böyle söylemişti. Bir mayıs akşamı kalabalıklar arasında kendimizi unutarak daha fazla kendimiz olmayı istediğimiz bir anda. Güzel bir sözdü. Üzerinde düşünülmeyecek kadar güzel. O böyle söylerken gözlerinde kendimi var etmiştim. Güzeldi. Bir mayıs akşamı yazılmış birkaç dizenin ardından içilen biralar, koyverilmiş her şeye… Devrime, ideolojik kitapların önsözlerindeki kelime sayısını geçmeyen konuşmalara, savaşa… Bizim dışımızdaki her şeye.

 

(Ne zaman aşka düşsem, aşk bana düşse, babamın resmi gelip durur gözümün önünde. Sanki eksik bir şeyler vardır ve ben onu tamamlayıp öyle başlamalıyım önemli işime. )

 

“Herkes kendi sesinin yankısını mı arıyordur?”

 

Döndüm. Anılar eskir mi? Bir yaz gecesi babamı vurmuşlardı. Ve bana soruları giyinmek kalmıştı. Çocukluğumun en belirgin resmi. Başkalarının yaptığı resimde gülümseyemeyen bir tek gözdüm. Büyüdüm ve babam yoktu.

 

Yoklar yokuşunda uzayan ve sanki başka bir dünyanın malıymış gibi duran parke taşlarında aşkı bulduğum bir mevsimdi. Aşkı bulduğum ve kaybettiğim… Yağmurlu  mevsim-siz bir günde bir köy düğününe yakışan gecede –Öksüz Memo’nun düğününde- gözlerinde kocaman bir dünyayla oturuyordu karşımda. Işıl ışıl ve her şeye gülümseyen gözler… Çocuktum. Çocuktu. Sonra gözlerimin beyninde o resim kaldı hep. Ben o resme aşıktım.

İşte aşkı bulduğumda mutluluğu kaybettiğim bir geceydi. Herkesin uykuda olduğu –ben dahil- bir saatte  babamı vurmuşlardı.

 

Bütün gece yol boyunca babamı, Gülsüm nineyi, ve ilkokul öğretmenimizin “Çok şanslısınız, daha ne istiyorsunuz, parke taşlarınız bile var,” deyişini düşündüm. Oysa parke taşlarında yürüme isteği, bir çocuğun elinin içinde  dünyayı ufaltıp de bütün çocuklara  armağan etmesi gibi bir şeydi bizim için. Sonra o taşlar üzerinde babamı öyle görünce… Kırılmış bir daldım.

 

Mahalleye uzaktan bakınca içimdeki bilinmezlik büyüdü. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ufak tefek evlerin yerini kocaman ve düzensiz binalar almıştı. Biraz daha yaklaşınca parke taşlarının  söküldüğünü, asfalt yolun kara bir yılan gibi mahalleye sokulduğunu gördüm. İçimdeki ceviz ağacının yaprakları kurudu. Taşa kesti yüreğimin kanalındaki su. Ne kahvehane eski kahvehaneydi, ne bakkal dükkanı o eski dükkân. Ne de insanlar… Sanırım bu zamansız dönmemin cezasıydı bana. Yine de birilerine Gülsüm nineyi sormalıydım. Kahvedekilere yönelmiştim ki, bakkaldan çıkan yaşlı bir kadınla karşılaştım. Tanıdık, çizgili bir yüz…

 

Gülsüm ninenin on yıl önce öldüğünü öğrendiğimde, içimde yarım kalmış öbür parça da kırıldı sanki. Ve bu şehirde gitmem gereken son bir yer vardı artık. Mezarlık

Babamın hemen yanındaydı Gülsüm ninenin mezarı. Ve bu iki mezarlığın arka tarafında ise  sökülmüş parke taşları diziliydi duvar altına. Kızıl parke taşları…

 

Sonradan başlayan hayatıma dönüyordum yeniden. Aslında hiçbir şey yarım değildi, her şey birbirinin ağır aksak devamıydı sadece. Şimdi şehrimde beni bekleyen davanın duruşma gününe hazırlanmalıydım. Faili meçhul cinayete kurban giden Akif Baykuş’un davasına. Dokuzundaki Nazlı’nın kaybettiğini bir daha asla bulamayacağı davasına…

 

 

 

GÜNEŞ TEKERLEĞİ

 

kim döndürebilir beni, ilk esrik utkuma?

 

“Oturmuşum.

Direklerin elime batan kıymıklarına aldırmadan ömrümü kısa çizgilerle doldurmuşum.

Hep uzaklara bakmışım, demiryolunun tünele girip de kaybolduğu yere dek…

Alnımda ezik buğday taneleri, gelincik kokusu, yağmur suyu ve hep ama hep kimsesiz direklerin kıymıkları…kan…

Dağınık bir rüyanın içindeymişim.  Yavaş yavaş anlıyormuşum: Yalnızlık, sözsüz ve kılıfsızmış, üstelik suyu da olmayan… Sanki  masal…

İki kahramanı varmış masalımın, biri benmişim. Kimseye, “Seni seviyorum” dememiş, diyememiş biri olmamın bir anlamı yokmuş. Masalımın bir görünüp bir kaybolan ikinci kahramanı, çok az gördüğüm babammış… Bir de annem… Ama annem o kadar kırılgan, o kadar hüzünlüymüş ki, masala katılamayacak kadar gerçekmiş.

 

Demiryoluna bakarak, trenin henüz görünmediğine hep sevinmişim. Ne kadar geç gelirse o kadar iyi. Babam gidecekmiş. Uzakta bir yer adıymış, tat verir mi bilmem Van. Tatvan bir şehirmiş, ben hiçbir şey bilmiyormuşum…”

 

 

 

Göğün ucunda uzak bir yerdi orası. Hep uzak… Hep uzaktı.

 

“Askerler dolmuştu istasyona…

Bölük bölük askerler. Bir taburun kaç bölük, bir tugayın kaç tabur, bir tümenin ne kadar asker gizlediğini daha bilmemiş, hiç merak etmemiştin. Sadece  kumral saçlı, yanık yüzlü, bir askere ayran vermiştin. Sevmişti seni uzağı özleyen elleriyle asker. Sevdiklerine hasret kalmış bakışlarıyla okşamıştı saçlarını…

 

Güneş döne döne sönüyordu. Büfenin birinde bir Âşık Mahsunî türküsü, “Sana şarap içirmişler” çalıyordu. Kedere bulanınca bakışların bütün şarapları içmiştin sanki… Büyüklerin, askerlerin, babanın yerine… İşte o anda kiremit kırmızısı bir haykırış yankılanmıştı. Uzun düdük sesiyle, kapkara yüzüyle tren gelmişti. Ellerini kanırtan direklerin kıymığına aldırmamış, ağlamamıştın.

Babanı sizden alan tren, uzaklara yollanacaktı. Trene doğru yürürken baban kesik kesik öksürmüştü. Mendili kıpkırmızı… Hüzünle kavrulmuş bakışlarını senden uzağa düşürmüştü.

Tren sana bakmış, sen annene. Annen de çekip giden trene… Annene bir nehrin kimsesiz, bilinçsiz akışıyla akmıştın. Tren giderken ağlamıştı annen, içli içli ve baban gibi uzağa düşen bakışlarını senden gizleyerek…

 

( Annenin göz pınarlarında çocukluğun, balık tuttuğun zamanlar  gibi yağmurluydu..)

 

Annene üzülmüş, babana küsmüştün.

 

Ceviz kokulu bir sandığa sakladığımız bir gömüdür bizi biz yapan geçmiş. Değer mi, değmez mi bilinmez ama hasretimiz kadar yaşlanmışızdır. Ve ne zaman yolumuz düşse o sandığa, durup orada, kendimize bakarız yeni baştan.

 

Tren hareket ettikten çok sonra yeniden anneme baktım. Eski seslerin en acıklısıyla ağlıyordu hâlâ. Ağlamadım oysa. Zamanın ucunda sallanıp duran bir akasya çiçeği, gözleri kızarık…

Kırmızı bir meşin topun peşindeydi demiryolunun aşağısındaki çocuklar. Ben ise raylara yaşıt, raylar kadar önemsenen, yere yığılı telefon direklerinin üzerinde yüreğime batmışken kıymık, bir daha bir daha baktım anneme. Papatya kokulu, yeşil fistanına ıpıslak  bakışları düşmüştü. O da bana baktı. Gelip sarıldığında anladım. Babam bu sefer çok geç dönecekti.

 

Çeşmeler vardı kasabada. İpince akardı suları. Her çeşmenin başında bir kara erik ağacı. Kararmış bir yalnızlıktı her gün yanı başına oturduğum çeşme. Bazen öyle uzun otururdum ki, sıkılınca kalkıp suyunu takip ederdim. Acele etmeden kederle akardı. Aşağılarda, çok aşağılarda, demiryolunun kaybolduğu yerde, diğer çeşmelerin suyuyla nehre karışırdı. O anda kırmızı bir balık olurdum ben de, tünele doğru yüzmeye çalışırdım. Gözlerimde yaramaz zamanlarımın götüremediği ağırlıkla kalakalır, yüzemezdim. Bakardım uzun uzun uzaktaki karanlığa… tünele… Yine de içimi bunaltan bu karanlıktan birgün çıkıp gelecek sevinci düşünürdüm. Ama bir defa hüzündü, bin defa karanlıktı orası. Gelmezdi babam. Tatvan bir şehirmiş, babam orada çalışırmış…

 

Ben gece olup da yatağıma girdiğimde büsbütün karanlığa karışırdım.

 

Kendi kendime mırıldanıyor muyum, yoksa çok derinlerden duyduğum bir ses mi?  “Korkma bu bir rüya. Bu bir rüya, geçebilirsin o tünelden” diyor. “Karanlık olabilir, ama sen de cesursun. Unutma bu bir rüya!”

Yavaşça ilerliyorum. Her tarafta nefti bir suskunluk. Böğürtlenlerin dikenleri ellerime, ayaklarıma batıyor. Korkuyorum. Tünele girince o ruhun kalkıp bana doğru geleceğini biliyorum. Diyecek ki bana, ölümlerden ölüm beğen, diyecek ki bilemedin soruları, yolu bulamadın, babana ulaşamayacaksın, ömür boyu karanlığa hapsedeceğim seni.

Islaklık…  Suyun üstündeyim. Nehrin dalgalarına değiyor ayaklarım. Çok, çok güçlendiğimi, büyüdüğümü düşünüyorum. Koşuyorum tünele doğru, bilmem kaç kilometre uzunluğundaki bu körolası tüneli geçince, babama yaklaşacağım… Sonra diğer tünellerden de geçince…

O kadar hızlı koşuyorum ki birden tünelin girişinde buluyorum kendimi. Çok yorulduğumu, gücümün kalmadığını fark ediyorum. Uzaklarda, kırmızı topun peşinden koşan çocuklar, durmuş bana bakıyor. Birer put gibi, kımıltısız, hayretle bana dikmişler gözlerini. İçim bunalıyor birden, korkuyorum, giremeyeceğim bu tünele.

Yine aynı sesi duyuyorum. “Bu bir rüya” diyor, “ sadece rüya. Gir tünele…”

Rüyaysa bu yaşadığım o cani ruh, bana hiçbir şey yapamaz diye düşünüyorum. Ayaklarımı sürükleye sürükleye giriyorum tünele. Bir balçığın içindeyim. Zar zor atıyorum adımlarımı. Adımlar iyice zayıflamaya başlamışken, yepyeni bir ses duyuyorum. Boğuk boğuk bir ses, ama ezgisi güzel. Nedense korkmuyorum artık, bunun sadece bir rüya olduğunu biliyorum.  Ses gittikçe yaklaşıyor. Sesle birlikte gittikçe büyüyen bir beyazlık yayılıyor etrafa. Başı tünelin tavanına değen yarısı beyaz, yarısı karanlık olan bir hayalet bana bakıyor.  “Sen de öncekiler gibi kandın. Oysa bu rüya değil!” Haykırıyor bunu birkaç defa.  Sersemliyorum.

“Nasıl olur? Bu bir rüya, sen gerçek değilsin” diyorum, sesim zar zor duyuluyor. Kahkahalarla gülüyor. Ardından sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürerek “Sus!”  diyor. Sonra da; “Güneş tekerleği asla durmaz, Bekleme babanı” diye fısıldıyor. Onu hiç duymamış gibi,“Babamı görmek istiyorum,” diyorum.

“Biliyorum, Benim kim olduğumu biliyor musun?”  diye soruyor bu defa.

Aslında umurumda değil. Yine de cevap veriyorum. “Sen gerçek değilsin, benim korkumsun.”

Hışımla bana yaklaşıyor. İki eliyle tutup havaya kaldırıyor beni. “Ben” diyor, “Herkesin korkusuyum. Güneş tekerleğini yitirenlerin en çok. Sen de kaybettin onu, unut babanı”

Ayaklarımın asla yere değemeyeceğini düşünerek tepinip duruyorum. Artık bunun bir rüya olup olmadığını tam olarak bilmiyorum. Yeniden içime bir yol gibi giriyor korku… Can havliyle diyorum ki “Sen sevdiğine ulaşamamış o yabancısın!”

“Benim kim olduğumu kimse bilmiyor, sen de bilmiyorsun, onlar sadece inanmak istedikleri şeye inanıyorlar. Oysa bir şeye körü körüne inanmak güçsüzlüktür. Ben aslında babanı götüren trenim, trenin geçtiği tünel, tünelin karanlığı… En çok da her sabah bir tekerlek gibi gördüğün güneş…”  deyip, ardından “Sen iyi bir çocuk musun?” diye soruyor.

Ben ilk defa canımı böylesine acıtan bir soruyla karşılaşıyorum. Ağlıyorum. Nehir kabarıyor, hâlâ onun ellerindeyim. Tepinip duruyorum.

“Sana bir şans verebilirdim ama… Sen ne sanıyordun babanın uzakta çalışmaya gittiğini mi? Yazık! Yazık sana, babanı bir daha görebilir misin sahi?” Ağlıyor o da. Yoksa gülüyor mu? Ben hiçbir şey bilmiyormuşum. Tatvan bir şehirdi oysa, babam orada çalışırdı. Bunlar geçerken kafamdan tutup beni uzaklara fırlatıyor.

 

Gözlerimi açtığımda kendimi yerde buluyorum. Annem beni kaldırırken saçlarımı okşuyor, “Kötü bir rüya gördün” diyor. Nedense iri gözleri kızarık, yanaklarında yaşlar yol yol… Tülbendinin kırmızısına uymuştu gözleri. Göğsüne yaslandım, “O tünelden hiç geçtin mi?” diye soruyorum. Ellerimi avuçlarına içine alarak, “Babanın gelmesi yakındır, korkma” diyor.

 

Artık geceler benim için bir kabus, bu yüzden uyumak istemiyorum, gözlerim dalar dalmaz, o ruhun tekrar ortaya çıkıp bana işkence edeceğini düşünüyorum. Her gece görüyorum onu. Beni tutup tutup uzaklara fırlatıyor. Kâh bir mağaranın dehlizine kâh yüce bir dağın en tepesine…Bazen de yokuşlarla dolu bir ülkeye, sanki büyüdüğümde yaşayacağım yere… Yolumu bulmak için boğuşup duruyorum o anlarda. Yolu bulduğumda yine tünelin içinde, onun karşısında oluyorum.  Tuhaf, sinir bozucu kahkahalar atıp duruyor. Her seferinde, “Korkunu sev! Korkunu sev!” diyor. Kan ter içinde uyandığımda, ya da korkumu haykırdığımda annem yanımda oluyor, “Geçecek bunlar, babanın gelmesine çok az kaldı” diyor.

 

Her sabah nehrin ilerisindeki tepelere dikiyorum gözlerimi. Uzaklardaki ağaçlara, telefon direklerine,  kuş sürülerine… Gelip geçen trenlerdeki askerlerin yüzüne, dertleştiğim çeşmenin suyunun nazlı akışına, inadına güneşe…

 

Büfede hep aynı türkü… Türküye kaptırdıkça hep ağladığını gördüğüm büfeci… İstasyon amiri, gişeci ve memurlar… İşçiler, köylüler… Sarısı iyice kirlenmiş istasyon binası… Uzayan raylara gölgesini veren ağaçlar… Yere yığılı yağlı telefon direkleri… Kıymıklar, akasya kokusu… Aşağılarda, boz toprak üzerinde kırmızı yuvarlağın peşinden koşan çocuklar… Topları nehre kaçtığında ağlayan, küfür eden, her seferinde yüreğimdeki kırmızıyı çoğaltan çocuklar…

Annem… Çilekeş yüzünde her gün biraz daha artan tedirginlik… Bahçede güneşin altında çamaşır yıkayıp asıyor. Gözü bazen bana takılıyor. O anlarda gülümsüyor. Babamın güldüğü gibi gülmeye çalışıyor. Çamaşırı güneşe emanet edip hamur açmaya, ekmek yapmaya gidiyor…

 

Annem.  Yaptığı her işte bir beyazlık gelip konuyor üzerine…

 

Babam bir gün gelecek ve umudu beyazlığa akacak annemin. Çeşmeden su taşırken de,  bahçeden Allah’ın belası o kırmızı domatesleri koparırken de umut edecek. Sonra yanıma gelecek, işlerini bitirdiğinde, ya da her şeyi olduğu gibi bıraktığında. Saçlarımı okşayıp nehre bakacak, “Az kaldı, babanın gelmesi yakındır” diyecek. Susacak sonra… Papatya kokulu ıslak bakışlarında ben yeniden bir yol bulacağım kendime. Usul usul titreyerek, koklayarak sarılacağım ona. Ağlayacak o. Ben de ağlayacağım. Neden ağladığımızı bilmeden… Sonra demiryoluna bakacağız ikimiz de. O anda geçen trendeki askerler el sallayacak bana. Ayran verdim diye değil, sevdiklerinden. Annem şimdi kalkıp gidecek gözyaşlarını tülbendine sile sile. Tülbendinin durmadan al al olduğunu bilmeyecek, görmeyecek. Ben kalkıp nehre yürüyeceğim, giderken büfenin önünden geçeceğim. O türkü çalıyor olacak, hiç umursamayacağım. Uzaklara düşmüş güneş, gözümü acıtmayacak artık. Korkumu yendim diyeceğim kendime, belki tünele de varacağım.

 

 

 Iz

 

“İçimde, raylara gölgesini düşüren ayaklar taşırım. Akşamüstü bir kuş kanatlarını çarparak geçer yüreğimdeki  zamana ait heykeli…”

 

(En sevdiğim şu sokaktır derim size. Çünkü orada hayatı görürüm. Böcekleri, kuşları, balıkları, kelebekleri… Hiç sevmem böcekleri. Kuşlar  beni hayal kırıklığına uğratır, balıklar ise çabuk unutur, güvenemem. Bilirim, kelebeklerin  ömrü azdır,  yine de onlardır bana en çok sokağı sevdiren…)

 

Sokağı bir kule gibi kollayan evimizin uzun balkonunda oturup uzaklara dikerdi gözlerini büyükannem.  Şehirdeki ikinci sürgün yılıydı. Biz torunlarından  yüzünü saklamaya başladığı dönemdi. Sanki yüzümüze ne kadar az bakarsa yavaş yavaş öldüğünü göremeyeceğimizi düşünürdü. Bunu görmemek…En azından benim için olanaksızdı. Dalıp dalıp giderdi geçmişine. Bilirdim  kelebeklerin kanat çırpınışlarındaki anlara düşerdi yüreği…

 

Büyükannem öldüğünde seksen yedi yaşındaydı. Devlet, sensiz asla askerlik olmaz demeyip de göndermeseydi beni uzağa, son zamanlarında da yanında olabilecektim. Gitmemiş olsaydım, büyükannemin yüzünde asılı duran –bir ömür çözmeye çalıştığım-  sırrı da belki hiç çözemeyecektim.

 

Büyükannem… Ben onun zorunluluktan pasaklı minicik evinin karanfil kokulu tavanarasıydım.  Köyde, bir dut ağacının altına sığdırılmış evinde kalırdım her yaz. Geceleri lambanın karanlığı yırtan ışığında yüzüme bakardı uzun uzun.  O, geçmişin yorgun yıllarında kalmıştı. O zamanlar bilmezdim, yüzünde bana hikayeler anlatan birkaç yüz taşıdığını.

 

***

 

Yolculuk… Doğumuma tanıklık eden toprağa, deli hüzünle akan Murat’a, gölgesinde esrikleştiğim kara dut ağaçlarıma yolculuk… Ya da adını dahi yitirmek üzere olan bu dağ köyümün kalan külünden izlerimi tersine takip ediş. (Yirmili  yaşlarımın sonunda öykümün başlangıcına gidiyorum. İçimde binlerce kelimenin devinimi…) Töz ve toz…

Küçük parlak taşlara bıraktığım çocukluğuma yıllar sonra kırmızı bir kelebeğin kanadından bakış…

 

Dağlarla çevrili, yeşil örtünün en şefkatli olduğu coğrafyaydı  burası. Bir su öylesine dingin akardı  aşağılara, hurilerin mesut sesleri duyulurdu  ağaçların altından. Bir cennetti bu yer. İhtiraslarını yenmiş  kayık, dağlara imlenmiş  sevda… Kuşun kanatlarında sallanan masal, özlemle gidilen, varıldıkça tadına doyulmayan, sevdikçe döllenen, çoğalan, bırakıp gitmeyen munis bir sevgiliydi burası.  (Bir zamanlar kim görse böyle düşünürdü sanırım.) Ve Murat’ın dost sesine bırakırdı  yüzünü… Murat… Büyükannemle ne zaman buraya insek uzun uzun dalıp giderdi. Uzun bir süre konuşmazdı. Ben de suyun coşkusuna bırakırdım, sessizliğe çizdiğim şehrimin zamanlarını…

Sonra söz başlardı. Söz dediğim artık uzun bir nehirdi ve büyük denizlere varıncaya dek akardı.

 

 

 

Rüya

Dağların, yabancıların yavaş yavaş görüldüğünden delinmeye, suskunlukların iki üç günde duyulmaya başlanan o güçlü tren sesiyle yırtıldığı zamanlardayım.

 

On dördünde güzeller güzeli bir kız  Şare. Şare doruktaki zambaklardan almış adını. Bulutların içine girmiş bir çiçek; bütün insanlardan uzak. Gülüşüne eklenmiş Sipedağı’nın zirvesinde çalınan bir nağme gibi. Herkesin duymak isteyip de duyamadığı sadece Hasan’ın duyduğu bir ses…

Göğün yarıldığı, yıldızların büyüdükçe çirkinleştiği bir ana zengin bir adam, bir sürü atlısıyla çiğneyerek masum gülüşlerin saklandığı tarla ve bahçeleri, Şare’nin evine varır. Şare deli rüzgâr; ağaçları sersemleten, aşka düşürdüğü yürekleri kendi uçurumlarında serinleten rüzgâr. Herkes bilir, Şaresiz bu köy olmaz. Hele Şaresiz Hasan hiç yaşayamaz. Ama gelen Zahit ağadır. Ona hayır demek büyük gaflettir, totemlere kurban edilmektir. Zahit ağa sözü alır gider. Bir hafta sonra almaya gelecek Şare’yi. Altın, para, pahalı kumaşları bırakır topraktan sıcak eve… Karşılığında yaşamın özünü ister.

Şare artık yakılmış bir buğday tarlası… Tek çare var. Uzaklardaki Hasan’a haber ulaştırmak. Hasan Şaresi’nden uzakta, uzaklıkları yakınlaştırmak için uğraşır. Uzayıp giden iki tane siyah çizgiyi birleştirmektir işi. Rayların arasından boy veren zambaklardan  alır gücünü. Dağların kuytuluklarında cinlerden teselli bulur. Zamansızlığa düşen,  suskunlukların kanatan gölgelerinden kurtulmak için Şare’nin yüzünü tutar kendine.

 

Tam üç gün sonra Şare’nin gözlerinden aldığı  haberi Hasan’a iletir çoban Yakup.  İşte o an ağaçlar devrilir. Siyah çizgiler birbirlerinden çok uzağa düşer, dağlar kapanır, suskunluklara bağırtılar biner, cinler gaddarlaşır. Hasan, bir at bulur ve yola düşer.

Düğün dernek kurulmadan önceki akşam köye varır. Şare’ye haber ulaştırır hemen. “Hazırlan kaçacağız.” Ancak Zahit Ağa ve adamları köydedir.  Şare’nin evinde bir şenlik sürmekte. Zahit ağaya karşı asık suratla oturmak, suskun kalmak… Olacak şey değildir.  Şare’nin içine umut düşer. Hasan’ın geldiğini duyması onun için yeterlidir. Hatta ağzından tatlı nağmeler dökülür ilk defa  yabancı kadınların yanında. Onlar da şaşırır. Herkes uykuya dalarken sabaha karşı, Şare Hasan’la köyün aşağısında, yonca tarlalarının altındaki çeşme başında buluşur. İki sevgili hiç konuşmadan ata atlayıp dörtnala sürerler atı aşağıya, çok aşağıya… Sabah ezanına kalkan ev sahipleri Şare’nin yatağında olmadığını görüp telaşa kapılır. Bağırtılara ve koşuşturmalara uyanan Zahit ağa durumu anlayıp ağzında salyalarla sağa sola saldırır. En sonunda adamlarıyla Şare’nin  peşine düşer.

Hava aydınlanmıştır. Atları bitkinleşen Şare ve Hasan kavakların tek sıra uzayıp gittiği bir yerde molla verir. Karınlarını doyurmak için iki soğan, bir parça ekmeği bölüşürler. Zahit ağanın peşlerine düştüğünden  kuşkuları yoktur. Yine de umutları yüreklerini ısıtır. Murat’ı geçip de karşı köye varınca sorun kalmayacaktır.  Hasan karşı köyleri iyi bilir, tarlaları, bahçeleri, ormanlık alanları… “Zahit ağa  karşı köyün ağasıyla hasımdır.” Böyle düşünür Hasan ve bunları tek tek anlatır Şare’sine. Tekrar yol için hazırlık yaparlarken atların ayak seslerini duyarlar. Bir sürü atın ayak sesi… Hemen yola koyulurlar. Ancak at çok bitkindir.  Yine de var gücüyle asılır Hasan yulara. Diğer taraftan at sesleri gittikçe yaklaşır. Uzaktan nehrin gürül gürül akan suyunu görünce ikisinin de yürekleri ışır. Daha bir asılır Hasan yulara, ama aradaki uzaklık gittikçe kapanmaktadır. Arkadaki atlılar seçildiğinde  Murat’a yaklaşmışlardır bile. Ancak o anda atın tökezlemesiyle,  yere yuvarlanır ikisi de. Atı bırakıp   koşmaya başlarlar. Ancak umutları közleşmiş içlerini yakar. Ölüm peşlerinde. Kurşunlar bedenlerine saplandı, saplanacak. Atlılarla  aralarında sadece bir kurşun uzaklığı kalmıştır. El ele Murat’a koşarlar. En azından Zahit ağaya varmadığından mutludur Şare. Hasan da sevdiğiyle son anlarında akıntılarda yitip gideceğinden. “Ateş! Ateş!” Zahit ağanın sesini duyarlar. Yanlarından birkaç kurşun vızıldayarak geçer. Beklenen  sona bırakmışlardır ki kendilerini birden ortalık kararır. Şare şaşırır. Hasan bunun bir  mucize olduğunu düşünür. Zahit ağa ve adamları donup kalırlar öylece… Hasan ile Şare karşıya geçtiklerinde hâlâ karanlıktır ortalık. Sonra yavaş yavaş aydınlanır. Zahit ağa kendi etrafında dönüp dolanır, sağa sola kurşunlar yağdırır. Karşı tarafta ise, Hasan ve Şare kayıplara karışmışlardır bile.

 

 

 

Güneş sevdalılara karararak yol vermiştir.

 

Tam on dört yıl mesut yaşarlar öz topraklarından uzakta. Dört erkek çocuk vermiştir Şare, Hasan’ına. Son çocuğunu da kucağına alıp kulağına ezan okuduğu günün akşamı Hasan, birden olduğu yere yıkılır. Herkes koşup bir şeyler yapmak istediğinde ise  son nefesini vermiştir bile. Şare yaslar içinde dört çocuğunu alıp köyüne geri döner. Eski sevgi ve heyecanla karşılanır.

 

Şimdi Murat’a bakarken  büyükannemin sesini duyar gibi oluyorum. Bu  anlattıkları benim için bir masaldı. Ancak büyükannemin yaşadığı her olay, güneş kadar gerçekti.

 

 

***

 

 

Düştü ilk çağımdaki bütün yüzler. Şimdi çırılçıplak gerçekler var karşımda…

 

Önce cinlerini, perilerini, durgun zamana heyecan katan masum canavarlarını öldürdüler. Ardından tünelleri yıktılar… İçleri kapkara ama oralar geçilmedikçe aydınlığa kavuşmanın anlamsızlaştığı tünelleri… Sonra ağaçları  yaktılar. Geçmişi ve geleceği de…

Varlıklı bir geçmişin harabe izlerinin üzerindeyim. İnsanlar, uzağa gönderilmiş… Onlar da yakılmış aslında. İçinde iğde yalnızlığı mevsimler taşıyan insanların yanışını izlediler uzaktan yakanlar… Yakın olmak yanmayı gerektirir. Taş ve su… Taş hâlâ yanmakta, su ise inadına taşa yürümekte…

 

Eskiden kerevetlerin mutlak sevincinde, küçükken kendime kendim için buğusuz zamanlar biriktirdiğim, köpeklerin azgın gözlerinden kaçırdığım düşlerimle dolu odanın bir zamanlar olduğu alandayım.  Yakılmış her şeyin ortasında o dut ağacı hâlâ dimdik ayakta, şaşıyorum buna. Neden sadece bu ağaç? Ağacın dibine oturuyorum. Büyükannem ne çok severdi bu ağacı… Sanki her sabah bu ağaçla konuşmak için uyanırdı. Kıskanır mıydım? Ağacın dibine çömeliyorum. İnce bir ferahlık giriyor içime, biraz uzağımda yüzük gibi  kararmış bir metal parçası  gözüme ilişiyor. O an…

 

 

 

 

 

Ateş ve köz

 

 

Askerliğimin ikinci ayında albay beni odasına çağırdı. Uzun uzun baktı yüzüme. Sanki eski ya da gizemli bir şey arar gibiydi gözlerimde. Bir pişmanlık belirtisi,  rüzgarın yaladığı bir düş kırılganlığında yitmiş bir zaman ifadesinin şaşkınlığı vardı sanki gözlerinde. Önce memleketimi  sonra ilçemi daha sonra da köyümün adını sordu. Söyleyince heyecanlanıp ayağa kalktı. Dalgın fakat kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı.

“Bak teğmen. Burada olmana çok sevindim,” dedi, “O köyü çok iyi bilirim ben.”  Şaşırdım. “Köyümüz artık yok komutanım,” dedim. Üzüldüğünü gösterdi, ayağa kalktığında beklemediği bu yanıt karşısında hafif sendeleyen gözleri…

Benimle konuşmak istediğini anladım. Uzun bir konuşma olacaktı. Tedirgindi. Ama bir kararlık vardı davranışlarında.

Emir erini çağırıp önemli bir şey olmadığı sürece içeriye kimseyi almamasını söyledi. Ardından önceden anlattığı bir konunun yarısında kalmış gibi anlatmaya başladı: “İlçeniz ilk görevim yerdi,” dedi, “Orada hem güzel hem de hiç unutamadığım kötü olaylar yaşadım. Bir kadın vardı sizin köyünüzde. Adı neydi, bilmiyorum. Ama bunca zaman aklımdan hiç çıkmadı o kadın. Özellikle oradan ayrılmadan önce yaşadığım olaydaki sesi, bakışları, olay anında  ağaçların aldığı görüntü, suyun akarken birden durması, o ana denk gelen trenin sesindeki düzensiz isyan. İnan hiçbir zaman da unutamayacağım. Bu kadının birkaç çocuğu vardı. Sanırım hepsi erkekti. Kocası yoktu. Bir çocuğu ile başımız dertteydi. Dağ eşkıyasıydı bu çocuk. Adı Derviş’ti. Bir örgütün önemli isimlerinden biriydi. Yöredeki dağlarda terör estiriyordu. Belki de sadece eşkıyalığa özenmiş bir genç yada kaçakçıydı ama biz onu o örgütün önemli adamı olarak biliyorduk. Bu dağları o ve arkadaşlarından temizlemekti görevimiz. Bölüğümüzün başında sert bir yüzbaşı vardı. İki ay gibi bir zaman diliminde birkaç kez izlerini bulmamıza rağmen pusuya düşüremedik Derviş’i.”  Birden sustu albay.

Pencereden ağır yük trenin geçişini izledi. Sonra tekrar bana döndü. “Bunları bana niye anlatıyorsun diye sorabilirsin,” dedi, “İnan bunları ancak sana anlatabilirim. Şu an kendimi ne bir albay ne de seni komutamdaki bir asker gibi görüyorum. Bunları ancak o topraklardan gelen birine anlatabilirim. Bunca zamandır o olay hep peşimden geldi, kimselere anlatamadım. O yüzden eksildim. Kendi gölgemden utandım. Trene hiç binemedim. Hiçbir nehrin yanına sokulmadım. Ağaçlara bile sanki bir söz borcum varmış gibi düşündüm. Onlardan bile kaçtım. Belki bunları sana anlatırsam düze çıkarabilirim o dağlarda zedelenmiş geçmişimin bir yanını.” Susması gereken bir anmış gibi yine sessizleşti.

Yeni geçen  trenin sesini dinledi. Ben ise önemli bir anı yaşadığımı biliyordum artık. Kadının da kim olduğunu sezinliyordum. Derviş’in de… Albay gibi ben de heyecanlanmış, biraz ürpermiştim. Bir izimi daha bulmak üzere olduğumu düşünürken birden dönüp söze kaldığı yerden devam etti. “ Orada görevimin dolmasına bir ay kalmış iken yüzbaşıyla beraber tekrar dağlara vurmuştuk kendimizi. Yüzbaşı, bu dağları eşkıyalardan temizlemeden hiçbir yere gidemeyeceğini düşünüyordu. Özellikle Derviş’in bir şekilde ele geçirilmesini istiyordu. Ve bu sefer izini kesinkes bulduğunu söylüyordu izcimiz olan Zevharlı Mustafa. Mustafa, bu yörenin insanıydı ve her dikeni, her suyu, her taşı en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Yüzbaşının belki de en güvendiği insandı. Neyse o gece saklandıkları mağarayı bulduk. Hemen mağaranın etrafına mevzilendik.  Birkaç önemli noktaya da nöbetçi diktik. Sabahı bekleyip aydınlıkla beraber şarjörlerimizi üzerlerine boşaltacaktık. Havanın aydınlanmasıyla Yüzbaşı:  ‘Derviş! Etrafınız sarıldı, kurtulmanıza imkan yok, teslim olun!’ diye bağırdı. Bir süre bekledik. Sonra cılız birkaç kurşun sesi duyduk. Biz de başladık kurşunları mağaranın içine doldurmaya. Güneş tam tepemizde iken mağaradan kurşun sesleri kesildi. Uzun bir süre bekledik. Sonra sürünerek mağaraya vardığımızda üç gencin boylu boyunca kanlar içinde yüzükoyun uzandıklarını gördük. Yüzbaşının neşesi yerine gelmişti. ‘Mustafa, hangisi Derviş?’ diye sordu. ‘Şu uzun ve esmer olanı,’ dedi Mustafa. Ölüleri atlara bindirip köylerinin yolunu tuttuk. Ertesi günün sabahında Derviş’in köyünün garındaydık. Ölüleri orta yerdeki beton alana dizdik. Yüzbaşı muhtarı çağırıp bunlardan sahipleri olanlar var ise, bir an önce gelip almalarını istedi.

Kısa bir süre sonra muhtarın yanında biri kadın üç kişi çıkıp geldi. Yaşlı olan iki adam Derviş dışındaki  iki gencin kendi çocukları olduğunu söyleyip götürdü. Kadın ise… Uzaklardan çok uzaklardan olduğu düşünülen yüzüyle Derviş’e baktı. Yüzüstü atılmıştı Derviş’in bedeni toprağa. Kadın öylece  duruyor, hiçbir şey yapmıyordu. Sadece ölünün ellerine odaklanıp kalmıştı gözleri.

Yüzbaşının emriyle İzci, ayağıyla Derviş’i düz çevirdiğinde, ölünün cebinden  kana bulanmış bir yüzük yuvarlana yuvarlana kadının ayağı dibine kadar geldi. Kadın birden kahkahalar eşliğinde bağırarak bir şarkı tutturdu. Durmadan aynı sözleri aynı melodiyle, kahkahaları eşliğinde  söylüyordu. Gözlerini bir yüzbaşıya, bir bana, bir  izciye dikip şarkıyı söylemeye devam ediyordu.

Yüzbaşı kızmıştı. ‘Mustafa, ne söylüyor bu kadın?” dedi. Sesiyle kadının şarkı söylemesini engellemek istiyor gibiydi.

Mustafa’nın ise yüzü allak bullaktı. Kekeleyerek;  ‘Bu benim Dervişim değil, diyor komutanım,’ dedi.

Yüzbaşı iyice sinirlenmişti. Hışımla muhtara döndü. Muhtar cılız sesiyle, ‘Ölü, bu kadının çocuğudur,’ dedi.  Kadının şarkısı ürpertici bir hızla beynimizi kemiriyor, her şey ama her şey sanki kadına vokal yapıyordu. Birden  tren sesi duyuldu uzaktan. Kadın eğilip yerdeki yüzüğü alarak avucunda sımsıkı tuttu. Hâlâ kahkahalar atıp şarkısını söylüyordu. Sonra yavaş yavaş önce gözleriyle  sonra sesiyle çekip gitti. Tren gara vardığında yüzbaşının emriyle ölüyü trene attık. Görevimiz tamamlanmıştı.”

 

Albay sözünü bitirdikten sonra bana döndü. “Böyle bir kadını hiç duydun mu?” diye sordu. “Bizim orada kadınlar birbirine benzer,” dedim. O anda yeni geçmekte olan   bir treni izlemeye koyuldu pencereden. Birden karargâhta, tren yolunun en iyi göründüğü odanın burası olduğunu fark ettim.

Giden trenin ardından bana dönüp, “Bu yüzden ne zaman bir tren görsem hep içimdeki raylara gölgesini düşüren ölü ayaklar taşıdığımı düşünürüm. Ve  hep aynı şarkıyı söylemekte olan bir kuşun kanatlarını çarparak geçtiğini hissederim, yüreğimdeki yitik zamana ait ölüyü…”

 

Büyükannem, hiçbir zaman gülmezdi. Ağlamazdı da.  Şarkı da söylemezdi.

Derviş. Amcamdı.

 

Bir ağaca, bir yüzüğe bakıyorum. Anlıyorum, bu yüzüğü büyükannem oğlu yerine gömmüştü toprağa. Bu ev aynı zamanda oğlunun da mezarıydı. Ayrılırken de buradan yüzüğü alıp ağacın kovuğundaki bir deliğe saklamıştı.  Bu topraklara ait bir şeyi götürmenin sancısını yaşamak istemiyordu. Belki de  döneceğini umut ederek geldiğinde kolayca bulacağı bir yere sakladığını düşünmüştü.  Peki benim bulacağımı düşünüyor muydu? Sanırım hayır. Ağacın köküne doğru toprağı deşip yüzüğü iyice gömüyorum. O an ağacın gülümsediğini hissediyorum. Bir nağme kulaklarıma yapışıp kalıyor. “Dervişim, su yüzlü dervişim.”

Bir kelebek yüzümü yalayarak geçip gidiyor. Sonra tekrar gelip etrafımda dolanıyor. Eskiden büyükannemin evinde ne çok kelebek olduğunu hatırlıyorum. Büyükannem hayvanlar içinde en çok kelebekleri severdi.

Kalkıyorum. Yağmur yağmaya başlıyor. Islanacak bir şey de kalmadı diye düşünüyorum. Kül. Kulaklarımda biraz önce duyduğum ezgi. Büyükannemin sesi.  Köye beraber geldiğim kişilere bakınıyorum. Görünmüyorlar. Kendi izlerinin içlerindedirler. Biraz daha dursunlar. Sonra tren gelecektir. Gelecek… Ben bu trene binip yalancı kırılgan dünyalar kurduğum büyük şehrime yollanacağım. Ama biliyorum, daha çok izim var, bulmam gereken…

 

Bilirim kelebeklerin ömrü azdır, yine de onlardır bana hayatı sevdiren. Hasan ve Derviş…

 

 

 

 

 

 

 

__________________________

 

ABDULLAH ATAŞÇI

1973 yılında Palu’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Elazığ’da tamamladı.

1995 yılında Gazi Üniversitesi iİletişim Fakültesi, Gazetecilik bölümünden mezun oldu.  Diyarbakır ve Ankara’da öğretmenlik yaptı.  Notos Öykü, Kül Öykü, Papirüs, Ünlem, Felsefe Yazın ve Lacivert dergilerinde yayımladığı öyküler, Doğan Kitap tarafından  Sığ Suyun Balıkları (2006) ve Vicdan Saatleri (2008) adıyla basıldı. Dağda Duman Yeri Yok isimli romanı 2011 yılında İletişim Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Evli ve iki çocuk babası olan yazar, halen Ankara’da yaşamını sürdürmektedir.

 

Articles similaires

Tags

Partager